u Mbarek Gnde Ksmek Olur Mu?*Uzat Ellerini Bayramlaalm.*Tanr Selamn Kesmek Olur Mu?*Uzat Ellerini Bayramlaalm.

MERHABA
YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ
KIRŞEHİR
KARINCALI KÖYÜNE HOŞ GELDİNİZ
1-Karıncalı'nın Tarihi
2-Köy Anıları-Yağmur Duası
3-Kyden bak
4-Karıncalı Sülaleler
5-Kurtuluşta Karıncalı
6-Kırşehir ve Köyümüz
7-Karıncalı Meslek Mensupları
8-TEVFİK YILMAZ
"Sazımız-Sözümüz"

9-Köy Yemekleri
10-Kırşehir Tarihi
11-Kırşehir Ozanları
12-Kırşehir Halk Kültürü
13-Krehir ve Dnya
14-Krehir nlleri
15-İstiklalden İstikbale Kırşehir
16-Kırşehir Turizmİ
17-Neet ERTA
18-Kırşehir Kültürü
19-Kırşehir Haritası
20-Bektailik
21-Ahilik
22-Aşık Paşa
23-Atatrk Kesi
24-Atatrk ve Dnya
25-Atatrk Krehir'de
26-Türk Gençliği 10.Yıl Nutku
27-Bilgi Dağarcığı
28-Topraksız Alkan ın Şiirleri
29-Türkü Şiir ezgi Ağıt Harmanı
30-Serbest Kürsü-Aşık İsmail -Karıncalı Manileri-Misafir Eserleri
31-Deyimler ve Maniler
32-Tarım ve Hayvancılık
33-Yurt Dışındaki Karıncalılar ve Konsolosluk Adresleri
34-VATANA CAN VERENLER
35-Ay Yıldızlı Al Bayrak
36-İstiklal Marşı
37-KIRŞEHİR SEMAHI ve SAKLAMA ODASI
38-Ermenistan/Türkiye ilişkileri
39-Kıbrıs KKTC.
40-Ana Vatan Türkiye
41-TÜRK DÜNYASI
42-Linkler
43-DUYURU-ÖLÜM İLANLARI-ETKİNLİK HABERLERİ GÜNLÜK AYLIK DÜNYADA ZİYARETCİ SAYISI
44-Hayatın İçinden*ANILAR
45-AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ
46-KONUK ESERLERİ
MİSAFİR ARAŞTIRMACILARIN KÜLTÜR VE
ARAŞTIRMA MAKALELERİ
47-KARINCALI KALKINDIRMA DERNEĞİ
48*İNTERNET HABER*GAZETE OKU*RADYO DİNLE*TELEVİZYON SEYRET*
49-KONUK DEFTERİ

27-Bilgi Dağarcığı


turk.jpg

MALAZGİRT.TEN ÖNCE ANADOLU.YA TÜRK AKINLARI
Malazgirt Meydan Muharebesinden önce, Anadolu.ya yapılan Türk akınları şöyle özetlenebilir:
İÖ. 7 nci yüzyılda, Kafkasya üzerinden gelen Saka Türkleri, Kızılırmak havzasına kadar hakim oldular.
İS. 250 yıllarında Hunlar,
İS. 350-373-395 yıllarında yine Hun Türkleri, Kudüs.e kadar uzanan akınlar yaptılar.
İS. 451 yılında Akhunlar, Kafkasya.dan gelerek Doğu Anadolu.da yer tuttular.
İS. 550 yıllarından itibaren Sabir- Belencer gibi Türk boyları, Anadolu.ya gelerek yerleştiler.
6 ncı yüzyılda, Hazar Türkleri.nin Van.ı üs olarak kullanıp bölgede hakimiyet kurmalarından sonra, Horasan Gazileri, 963 ve 965.te Adana ve civarına seferler yaptılar.
1018.de Çağrı Bey, bütün Doğu Anadolu bölgesinde fetihlerde bulundu.
1045 yılında, bugün Azerbaycan topraklarında bulunan Gence.de, Selçuklularla Bizanslılar karşı karşıya geldiler. Burada kazanılan zafer, Selçukluların Bizanslılara karşı kazandıkları ilk büyük başarı oldu. Bundan sonra Türk birlikleri, Anı ve Kars üzerinden Anadolu.ya girmeye başladılar.
1047.de, Şehzade Hasan, Büyük Zap Suyu kenarında Bizans ordusuna yenilerek şehit düştü. Bu yenilgi üzerine Tuğrul Bey, İbrahim Yınal.ı Azerbaycan Genel Valiliği.ne atayarak Kutalmış.la birlikte Anadolu fetihlerine devam etmesini istedi. Derhal harekete geçen Selçuklu ordusu, Erzurum.u fethettikten sonra, 1048.de, Bizans ordusunu Pasinler Ovası.nda ağır bir mağlubiyete uğrattı.
1054 yılında, Sultan Tuğrul, Anadolu sınırlarını aşarak Van Gölü.nün kuzey doğusundaki Muradiye ve Erciş.i fethetti.
Tuğrul Bey.in üç kola ayırdığı birlikleri, bir yandan Kafkas, Canik ve Sasun dağlarına ve nihayet Erzincan.a kadar ilerlerken, bir yandan da Çoruh Vadisi ötesindeki toprakları işgal ettiler.
Tuğrul Bey.in Anadolu.dan ayrılmasından sonra, onun emirleriyle Selçuklu kuvvetleri fetih hareketlerine devam ettiler. 1057.de Malatya, 1059.da Sivas ele geçirildi.
Alpaslan.ın kardeşi Yakuti Bey, 1062.de Doğu ve Güneydoğu Anadolu.da fetihlerde bulundu.
Tuğrul Bey.in 1063.te vefatı üzerine, yeğeni Alp Aslan, tahta çıktı.
Sultan Alp Aslan, 1064.te, Rey.den hareket ederek Azerbaycan.a geldi.Nahcıvan.a girdi. Ahılkelek, Ahıska, Borçka, Artvin, Ardanuç,Şavşat, Ardahan, Anı ve Kars.ı ele geçirdi.
Sultan Alp Aslan.ın dönüşünden sonra Gümüştekin, 1066.da Adıyaman önünde, Afşın Bey de 1067.de Malatya önlerinde birer Bizans ordusunu mağlubiyete uğrattılar.
1068’de Kayseri ve Konya fethedildi. Aynı yıl, Afşın Bey Bizans.ın Antakya üssünü tamamen çökertti.
Afşın Bey, 1070.de Denizli.ye kadar ilerlerken, Sultan Alp Aslan da Temmuz 1070.de Ahlat.a geldi. Kısa bir süre sonra Malazgirt Kalesi.ni ele geçiren Alp Aslan, Urfa.yı da muhasara etmesine rağmen ele geçiremedi ve muhasarayı kaldırarak güneye döndü.
Bizans hududu yeterince güvenli hale gelmişti. Şimdi, artık önce Halep.teki Mirdasiler.e, sonra Mısır.daki Şii Fatımiler.e karşı harekete geçebilirdi.
Doğudaki bu Türk hareketleri karşısında Bizans İmparatorluğu.nun boş durması beklenemezdi.
Gelişen olaylar sonunda Malazgirt Meydan Muharebesi meydana geldi.

TÜRKMEN ADINA DAİR BAZI FİKİRLER
Dr. Tufan GÜNDÜZ*
I.
Türkmen adının ne şekilde teşekkül ettiği hususu ilim dünyasını uzun süre meşgul etmiştir. Yapılan çalışmalarda bu adın daha çok etimolojisi üzerinde durulmuş, tarih içinde sahip olduğu manaya ise pek az değinilmiştir. İ. Kafesoğlu bu adın siyasî bir kavram olarak Karluklar tarafından ikame edilmiş olabileceğini öne sürmüş[1] , F. Sümer ise Türkmen adının Anadolu;da konar-göçerlikle eş anlamlı olarak kullanıldığına dikkat çekmişti[2].

II.

Kaşgarlı Mahmud, Türkmen adını Oğuz ve Karluk adlarıyla birlikte anmaktadır. Ancak, onun Karluk ile Türkmen annılığından bahsederken belli bir ifade tutarlılığının olmaması meselenin izah edilmesinde karşımıza önemli bir müşkilat çıkarmaktadır.

Kaşgarlı Mahmud;un ;Karluklar Türkmenlerden bir bölüktür;[3] ;Bunlar [Karluklar] Türkmenlerden bir boydur[4]; şeklindeki ifadelerine bakılacak olursa , Türkmen adının Karlukları da içine alan siyasî bir terim olduğu ve ;boylarbirliği/bodun; anlamına geldiği düşünülebilir. Nitekim, bu hususta İ. Kafesoğlu da Türkmen adının ;Göktürk; terimi gibi siyasî bir isimlendirme olabileceğini (ancak bu isimlendirmenin Karluklar tarafından yapıldığını) ileri sürmektedir[5]. Fakat, kaynaklarda ne Kaşgarlının ifadelerini ne de Kafesoğlu;nun görüşünü destekleyecek bir kayıt bulunmaktadır. Öte yandan, Divan’daki ;Karluk göçebe Türklerden bir bölüğün adıdır. Oğuzlardan ayrıdır. Oğuzlar gibi Türkmendirler[6]; ifadesi ise konuya bir başka açıdan bakmamızı zaruri kılmaktadır. Bu cümlede dikkati çeken birinci nokta Karlukların göçebe Türkler arasında sayılmasıdır. Oysa, X. yüzyıl coğrafya eserlerinden Hududü;l-Alem;de Karlukların ziraat ve hayvancılık ile uğraştıkları belirtildikten sonra onların onbeş tane de şehrinden bahsedilir[7]. Acaba, burada kasdedilen Karluklardan konar-göçerliği devam ettirenler midir? Türkmen adının yer yer konar-göçer Oğuzlar için de kullanıldığına bakılırsa bu ihtimali göz önünden uzak tutmamak gerekir. Kaşgarlı;nın Karlukları, Oğuzlardan ayrı sayması ise ilk önce lehçe bakımından bir ayrılığı ifade ettiği ortadadır. Destana göre Oğuz Kağan;ın isim verdiği Türk kabilelerinden biri de Karluklardır[8]. Ancak, Karluklar ananevî Oğuz boyları içinde yer almazlar. Kaşgarlı Mahmud;un Karlukları Oğuzlardan saymamasında bu destanın etkili olduğu savunulabilir. Nitekim, Ebu;l-gazi;de ; onlar Oğuz Kağan;ın sofrasinda yer almazlar çadırın dışıında beklerler; diyerek karlukları Oğuzlardan saymaz[9]

;Oğuzlar gibi Türkmendirler; ifadesine gelince: bu husus Türkmen adının etnik form veya kavmi teşekkülü ifade etmek amacıyla kullanılmaktan ziyade yukarıda belirtildiği gibi siyasî bir terim veya konar-göçerliği ifade eden bir kavram olarak kullanılmış olma ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

Divanu Lügati;t-Türk;te geçen ;Karluklu Türkmenler;[10] ve ; Karluk Türkmenleri;[11] ifadeleri de izaha muhtaçtır. Burada Karlukların hakimiyet sahası içinde yaşayan Türkmen topluluklarının kastedilmiş olması icab eder. Kaşgarlı;nın bildirdiğine göre bunlar, diğer kardeşlerinden ağız farkı ile ayrılıyorlar ve ;b; sesini ; şekilnde söylüyorlardı. İslam Coğrafyacısı Makdisi, İsficab yakınlarındaki Ordu şehrinin sakinlerinin Türkmenler olduğunu, bunların İsficab hakimine ( yani Karluklara) hediyeler (vergi) gönderiğini haber vermektedir. Divan;da geçen Karluklu Türkmenler veya Karluk Türkmenleri Makdisi;nin bahsettiği Ordu şehrinin sakinleri[12] olmalıdır. Bununla birlikte, eğer Türkmen adı bir zamanlar Karlukları da içine alan (veya Karlukların ikame ettikleri) siyasî bir terim ise Karlukların hakimiyet sahasında bulunan küçük Türkmen toıpluluğunun Karluklara vergi vermesini anlamak güç olacaktır.

III.
Oğuzların, Türkmen diye adlandırılmaları hususunda bir şüphe bulunmamaktadır. Ancak, Oğuzlar bu adı ne suretle almışlardır?

Türkmen adının daha VIII. yüzyılda görüldüğüne[13] bakılırsa bunların On-Ok kabilelerinden birinin bakiyesi olması ihtimalini göz önüne almak gerekir. Aslında, Türkmen adının içinde yer alan ;Türk; kelimesi ile Türk ve İslam tarihçilerinin benimsediği ;Türke benzer; ve ;İmanlı Türk; izahları arasındaki ortak ;Türk; isimlendirmesi de dikkati çekmektedir[14]. Türk adının Göktürk Devleti;ni kuran asıl boyun adı olduğu ve giderek siyasî bir kavram haline gelip Göktürk bayrağı altında toplanan bütün Türk boylarının ortak adı olduğu bilinmektedir. Ancak, Türk üst kimliğinin benimsendiği dönemlerde bile boy asabiyesinin güçlü oluşu yüzünden, Türk boylarının hepsi kendi boy adlarını da devam ettirmişlerdir. Çin kaynağında geçen ve Türkmen diye isimlendirilen Tö-kö-möng;ler[15] de böyle olmalıdır. Oğuzlar, Tö-kö-möng;lerin bulunduğu sahaya hakim olduktan sonra Oğuzlar ile Tö-kö-möng;ler (yani Türkmenler) birlikte anılmaya başlamış olması imkan dahilindedir. Çünkü, Türkmenler bir kabileden müteşekkil olsalar idi Oğuz ananesinde Karluk, Halaç ve Kanglılar gibi yerlerini alırlardı. Oysa , Türkmen adı doğrudan Oğuzların adı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kaşgarlı Mahmud Türkmen adını doğrudan Oğuzlara tahsis etmekte ve onların Türkmen adını ne suretle aldıkları hususunda da bir hikaye anlatmaktadır. Buna göre, Zülkarneyn doğu seferi sırasında Türk ülkesine gelmiş, kaçışan halktan geriye 22 kişi kalmış, Zülkarneyn de bunlara Türk;e benzer manasında ;Türk-manend; demiştir[16]. Kaşgarlı bu 22 boyun adlarını da saymaktadır. Divan;da Türkmen maddesi izah edilirken ;bunlar Oğuzlardır; şeklinde açık bir ifade bulunmaktadır.

Oğuzların Türkmen adını almalarına dair ilginç görüşlerden biri de el-Biruni;nin el-Cemahir fi Marifeti;l-Cevahir eserinde yer almaktadır[17]. El-Biruni;ye göre ;Oğuz Türklerinden Müslüman olup müslümanlar arasına katılanlar iki taraf arasında tercüman olurlardı. O kadar ki bir Oğuz Müslüman olunca ;Türkmen oldu; derlerdi. Bunlar Türk olmalarına rağmen müslümanlar tarafından ;Türkmen; yani ;Türke benzeyen; denildi;. el-Biruni;nin verdiği bu bilgilerin en kıymetli tarafı şüphesiz , İslamiyete giren Oğuz zümrelerine Müslüman komşuları tarafından Türkmen adının verilmesidir. Acaba Türkmenler İslamiyete giren Türk zümrelerinin öncüleri olduğu için mi böyle bir isimlendirme yoluna gidilmiştir? Yoksa bu yakıştırma Oğuzların ( yani Türkmenlerin) İslam dünyasında etkilerinin artmasından sonra, onların siyasî kudretine manevi bir boyut kazandırmak amaciyla oluşturulmuş bir halk iştikakı mıdır?

Türkmen adının yükselişi Oğuzların İslamiyete girmelerinin bir neticesi gibi görünüyorsa da aslında burada Selçuklu Devleti;nin İslam dünyasında oynadığı rol gözden kaçırılmaktadır. Bu cümleden olarak Türkmen adının yükselişi doğrudan Selçuklu tarihi ile ilgilidir ve Türkmenlerin İslam tarihçilerinin eserlerinde yer işgal etmeye başlamaları da buradan kaynaklanmaktadır.
IV.

Türkmenler, Anadolu;yu baştan başa doldurduktan sonra tedricen yerleşik hyata geçmeye başladılar. Konar-göçerliği terk edip, köyler kurarak veya şehirlere yerleşerek ziraat, ticaret gibi daha çok yerleşlik unsurların mesleklerini icra edenler ;Türk; diye isimlendirilmiştir. Buna mukabil, konar-göçer gelenekleri devam ettirenler ise ;Yörük; veya ;Türkmen; adıyla anılmışlardır.

Böyle bir değişim Osmanlı tarih yazıcılığında da görülür. Ananeye göre , Osmanlıların ataları konar-göçer Türkmenlerdir. Osmanlılar, Oğuzların Kayı boyuna mensupturlar. Hanedanın şeceresi Oğuz Kağan;a dayanır. Bunlar, Moğol istilası sırasında Anadolu;ya gelmişler ve uca yerleşerek beyliklerini kurmuşlardır. Osmanlı beyliği aşiret aristokrasisi temeline dayanır.. Ancak kısa zamanda konar-göçerlikten yerleşikliğe geçiş süreci başlar.. Aşiret gelenekleri yerini yavaş yavaş yerleşik devlet düzenine bırakır. Bundan sonra Osmanlılar ;Türk;, Osmanlı ordusu da ;Türk ordusu; diye isimlendirilir[18]. Osmanlı kaynaklarında Akkoyunlu, Karakoyunlu, Safevî Devletleri ile Anadolu beylikleri ;Türkmen devletleri; olarak isimlendirilir. Bu husus, adı geçen devletlerin aşiret aristokrasisine ve Türkmen geleneklerine dayanan devlet yapılanması içinde olduklarından kaynaklanıyor olabilir. Osmanlı kaynaklarında Türkmen adının sıklaşması, Osmanlı Devleti;nin Anadolu;ya ( Beylıklerin, Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerinin topraklarına) hakim olması ile başlar.

Osmanlı Devleti;nde konar göçerler bulundukları coğrafyalara göre ;Yörük; veya ;Türkmen; diye isimlendirilir. Yörük adı Anadolu;da oluşmuş bir terimdir. Bu adın ;yürü-mek; masdarından türetildiği ve yürüyen sefere koşan çadır halkı anlamına geldiği umumiyetle kabul edilmiştir[19]. Osmanlı kanunnamelerinde Yörük, toprağı olmayan yani bir yerde durmayan konar-göçer olarak tanımlanmıştır[20]. Anlaşıldığına göre Yörük tanımlaması daha çok Kızılırmak yayının batısından İçel;i de içine alacak şekilde çekilecek çizginin batısında kalan bölgeler ile Rumeli topraklarında bulunan konar-göçerler için yapılmaktadır[21]. Bununla birlikte, Kızılırmak yayının doğusunda kalan ve Türkmen diye isimlendirilen konar göçerler için de bazen ;Yörük;, bazen de ;Yörük Türkmenleri; şeklinde isimlendirildikleri görülür. Bu cümleden olarak Osmanlı resmî vesikalarında Dulkadirli Türkmenler için ;Yörükan-ı Maraş;, Halep Türkmenleri için ;Yörükan-ı Halep;, Bozok bölgesinde bulunan Türkmenler için ise ;Yörükan-ı Bozok; gibi vasıflandırmalara sıklıkla rastlanmaktadır. Bu husus, Yörük-Türkmen isimlendirmelerinde etnik amillerin değil, yaşama tarzının yani konar-göçerliğin ifade edildiğini göstermektedir. Türk adı ise yerleşik hayatın temsilcisi durumundadır. Bundan dolayı, Türkmen veya Yörük;ün konar göçerliği terk etmesi halinde yaşama biçimine bağlı olarak iktisadî kaynakları ve vergi düzeni de değiştiğinden[22], konar-göçer;in yerleşik hayata geçmesi halinde ;yörüklükten çıktı;[23] veya ;Türkmenlikten çıktı;[24] diye tanımlanıyordu.

Netice olarak, Türkmenler hakkında haberler veren kaynaklara nazaran Türkmen adının ilk olarak hangi anlama geldiği hususu pek açık olmamakla birlikte zaman içinde konar-göçerlikle eş anlamlı olarak kullanıldığı görülmektedir.






RAKKA VE ORTA ANADOLU EKSENİNDE BIR OYMAĞIN TARİHİ (CERITLER)
Baki Yaşa ALTINOK

Araştırmacı-Yazar

ÖZET

Anadolu'daki Türkmen oymakla­rından "Cerit" oymağının tanıtıldığı bu yazıda, Ceritlerin yaşam biçimleri, örf ve adetleri, gelenek ve görenekleri hakkında bilgiler bulacaksınız. Ayrıca Ce­ritlerin sözlü geleneklerini de manzum olarak bu yazıda bulabilirsiniz. Ceritler 1692 yılında yaşamış Urfa ve civarında yaşamış, 19. yüzyılda Anadolu'nun çeşitli yerlerin de iskanları tamamlandı.

ABSTRACT

Cerit clan, one of the Turcoman tri­bes in Anatolia, their life style, cus­toms, traditions, and conventions are given. The verbal traditions of the Ce­rits are provided through poems. Cerits lived in Urfa and in the surrounding settlements and their settlement pro­cess in various parts of Anatolia came to an end in the 19. century.

Orta Asya'dan gelip Anadolu'yu yurt tutan 230 oymak, 1500'u aşiret ve 5800'ü de cemaat olmak üzere 7230 dolayında Türkmen oymak, aşiret ve cemaat bulunmaktadır. Kırşehir ve yöresini yurt tutmuş irili ufaklı 450 Türkmen aşiretinden biride Oğuzların bo­zok koluna mensup Beydili boyudur. Dulkadirli Beyliğini teşkil eden cema­atlerin çoğunluğu Bayat, Avşar ve Bey­dili boylarında idi. 1520 - 1570 tarihle­rinde Beydili, aralarında Ceridlerin de olduğu bir çok obayı barındırmaktadır.(1)

Anadolu'ya geldikten sonra şimdiki Şanlıurfa;nın Karacadağ yöresinde ilk önce Akkoyunlu devletine, daha sonra da Dulkadir beyliğine bağlı olan Bey­dilli, Bozulus'un 1613'de dağılması üzerine, bir kolu Gaziantep, Maraş, Kayseri üzerinden, diğer bir kolu da To­roslardan Adana, Karaman, Aksaray;ı takip ederek Kırşehir merkez olmak üzere tekrar Orta Anadolu'ya ulaşmışlardır. (2)

Yerleşik düzene geçmiş hâlkın şikâyetleri üzerine 1690-1691 yılında Bey­dili boyu, bütün obaları ile birlikte şimdiki Suriye bölgesine sürülmüşlerdir. Rakka bölgesindeki köyleri harap eden yağmacı Tay ve Urban Araplarına karşı Anadolu'daki Beydili obalarını Belih ırmağının Harran altındaki Akça-Ka­le'den Rakka'ya kadar uzanan bölgeye yerleştiren Osmanlı, Beydili ile diğer bir çok oymakları da Urfa'nın doğusundaki Colab ırmağı kıyıları ile Boz-âbad ve Urfa'nın diğer bölgelerine yerleştirdi. Böylece kendisine boyun eğmeyen bu Türkmenlerden kurtulmuş oldu. (3)

Musacalu, Cerid, Avşar, Köşekli, Boynuinceli ve Karacayurt Türkmen oymakları da bunlar arasındaydı. Dev­let sert ve ciddi tedbirler almasına rağmen, bütün bu oymaklar aynı yıl içeri­sinde Anadolu'ya geri kaçtılar. Çünkü bu bölgeler, Türk oymaklarının yerleşe­bileceği Anadolu'daki serin yaylaların coğrafi yapısında bir yer değildi. Toprağı verimsiz kuru ve susuz olduğu gibi, kavurucu çöl sıcaklarının hüküm sür­düğü bir yerdi. Rakka bölgesi Arap ka­bileleriyle Türkmenler arasında geçen savaş türküleriyle dolu olduğu gibi, Türkmen oymaklarının adeta bir sürgün yeri idi. (4)

Bu sürgünde en büyük ıztırabı Bey­dili ve ona bağlı oymaklar çekmiştir. Yi­ne bu olaya dair acı hatıralar, Kırşehir başta olmak üzere Keskin yöresinde hâla yaşatılmaktadır. Aşağıdaki türkü bunun acı bir kanıtıdır.

Toplandık aşiret geldik Colab'a

Başmızda esen boran değil mi?

Şahin Bey, Karaca konduk yanyana

Hacı Ali'nin yurdu Seylan değil mi?

Urumdan öteye yığnak düzüldü

Aşiretler isim isim yazıldı

Koca Berk Ağa'nın bendi bozuldu

Cerit onu tozlu duman değil mi?

Kurt Karaca Ulaşlı'nın beyine

O da kondu Şahin Bey'in sağına

Firkat girdi Ağca-Kale dağına

Yusuf Paşa cana kıyan değil mi?

Misis'ten göçünce Irakka yolu

Anavarza üstü Bayındır eli

Perişan düştü de koca Badili

İstanbul belimiz kıran değil mi?

Süleyman;ım haymalarım kurulsun

Çekilsin sancaklar aşret derilsin

Gündeşlioğlu destan olsun çığrılsın

Firuz Bey'in yurdu Ören değil mi?

1696'da ikinci kez Rakka'ya sürgün edilen Türkmenler, şimdiki Suriye çöl­lerinin sıcağına dayanamayıp tekrar Anadolu`ya geri kaçtılar. Rakka beyler­beyi Ahmed Paşa Türkmenlerle baş edemeyince görevinden alındı ve Bo­zok-Çorum sancak beyliğine atandı. Rakka valiliğine "Başkomutan" payesi verilen Anadolu müfettişi Yusuf Paşa ta­yin edildi.

Yusuf Paşa, büyük bir askeri birlikle yerlerini terk eden Türkmenleri Rak­ka'ya geri göndermek için harekete geçti. Yusuf Paşa, Kadıoğlu namıyla bi­linen Kürtlerden Bektaş Bey'in oğlunu Türkmenlere gönderip "Rakka'- ya is­kan giderlerse ne ala, gitmezlerse padişahtan gelen ferman gereği hepsinin kılıçtan geçirileceğini" bildirdi.

Rakka'ya iskan edilmeyi reddeden Beydililer düzenli Osmanlı ordusunun üzerlerine geldiğini görünce direnmek için isyan ettiler. Yusuf Paşa'nın kuvvet­leriyle savaştılar. Beydiliye destek ve­ren Mamali aşiret reisi Deveci Ali ile Paylı namıyla bilinen Rişvanli Halil Bey'in arasına nifak sokan Yusuf Paşa, Payli Halil Bey'e Mamali aşiret reisi Deveci Ali'yi tuzağa düşürtüp öldürttü. (5) İç çekişmelerden zayıf düşen Beydili aşireti Yusuf Paşa'ya yenildi. XVII yy. Türkmen aşiretleri arasında yaşayan Ozan Budala bu olayı şöyle dile getirmiştir.

Seksen bin haneyle isyan edince

Anadolu benim dedi Beğdili

Kadoğluyla Yusuf Paşa gelince

Paylı Mamalı'yı vurdu Beğdili.

Kara bayrak salak kanlı salaca

Aşiretin ucu vardı Maraş'a Y

etişti imdada beğ Kurd Karaca

Zor ile yollara durdu Beğdili.

Davullar döğündü çekildi sancak

Koç yiğit atına bağlandı ponçak

Deveci Ali öldü kırıldı kolcak

Eylenip Colap'ta kaldı Beğdili.

Ali Beyim on batman gürz atardı

Kurd Karaca bir orduya yeterdi

Cerid Bekir al kanlara katardı

Nice alayları yardı Beğdili.

Suluca Karahöyük belli yurtlan

Aldı beni Beğdili'nin dertleri

Çöle düştü Beğdili'nin kurtları

Rakka çölünün kurdu Beğdili.

Taylı uğrun uğrun çaldı kalemi

Urbanoglu Yusuf Paşa gulamı

Beğdili'nin name tuttu alemi

Zorunan Rakka'ya vardi Beğdili.

Budala'm der ne olacak hâlimiz

Ara yerde telef oldu elimiz

Bundan sonra Rakka'dır yolumuz

Rakka'ya sürgün oldu Beğdili.

Şiirde adları geçenlerin dışında, bu dönemde Beydili içindeki obaların başında tespit edebildiğimiz şu beyler bulunuyordu. Firuz Bey oğlu Şahin Bey, Cafer Bey, Kenan Bey, Kurd Bey, Ömer Bey, Hasan Bey, Murtaza Bey, Ganem Bey, Karakoyunlu Battal Bey. İsyanın elebaşıları olduğu bildirilen otuz Türkmen beyi idam edildi. (6) İdam edilenler arasında Şahin Bey'in olduğu­nu şık Süleyman şu mısralarla dile ge­tirmektedir.

Yusuf Paşa tuğlu fermanlı vezir

Sâf tutmuş ordusu emrine hazır

Bağlandı derbentler bulundu kusur

Uyan Şahin Beyim dön bak ardına

Hoyrat girdi aslanların yurduna.

Duman almış şu görünen dağları

Zalim kırmış goncaları gülleri

İpe gitti obaların beyleri

Uyan Şahin Beyim dön bak ardına

Hoyrat girdi aslanların yurduna.

Hilibaz feleğin bize mi kasti

Aslana sığarmı tilkinin postu

Aşiret direği kara gün dostu

Uyan Şahin Beyim dön bak ardına

Hoyrat girdi aslanların yurduna.

Rakka'dan Colab'a döküldük yola

Kesilen kelleler gelmiyor dile

Suçumuz ne idi sürüldük çöle

Uyan Şahin Beyim dön bak ardına

Hoyrat girdi aslanların yurduna.

Süleyman.ım ne olacak hâlimiz

Urumeli bekler oldu yolumuz,

Kırıldı belimiz Firuz Beyimiz

Uyan Şahin Beyim dön bak ardına

Hoyrat girdi aslanların yurduna.

Bazı Türkmen beylerini yanına çe­ken Yusuf Paşa, Beydilileri önüne kata­rak mal, yiyecek ve davarlarıyla birlik­te tekrar Rakka'ya sürgün eyledi. Halk bu konuda şöyle bir destan anlatır.

Türkmen beyleri kılıçtan geçirilmiştir. Bu sırada kocası öldürülen Beydili aşiret reisinin hanımı üçüz oğlan do­ğurmuştur. Çocukların öldürüleceğinden endişe duyan kadın, sürgüne git­meden önce çocukları dağdaki bir ma­ğaraya götürür bırakır. Bir kaş yıl sonra Beydili aşireti sürgünden eski yurtlarına döner. Kadın, hizmetçisi kadınla birlik­te çocukları bıraktığı mağaraya gider, gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamaz. Üç oğlu da ellerinin baş parmağını emerek sıhhatli bir şekilde yaşamaktadır. Çocukların kimler tarafından korunup beslendiğini öğrenmek isteyen kadın, bir kenara gizlenir bekle­meye başlar. Gun batarken bir kurt ağ­zında yiyecekle gelir ve çocukları bes­ler. Üç oğlunu alıp çadırına dönen ana, karayağız kıllı oğluna Kurd Karaca, İn­ce uzun sırım gibi oğluna Cerid, kafası iri boynu ince oğluna da Boynuince di­ye isim verir. Daha sonra Türkmen oba­ları içinde bu üç kardeşin obaları, 'Boy­nuinceli', Karacakurd' ve 'Cerid' olarak anılır. Konumuz olan Ceritler'in soyu­nun bu koldan geldiği söylenir. Ozan Kul Sadun, Rakka'dan Anadolu'ya ge­lenlerden aşiretleri şöyle sual eder.

Rakka çöllerinde gelen gaziler

Acep Karacayurt geri döndü mü?

Yenile bit haber duydum oradan

Cerid Bekir oldu derler oldu mu?

Cerid Bekir öldüyse kırıldı kilit

Çöktü üstümüze bit kara bulut

Köçekli Kerim'le, Bayındır Halit

Kolu bağlı cellatlara durdu mu?

Kul Sadun'um bize çok oldu cefa

Hükmümüz geçerdi şu kaftan kafa

Ulaşlı'nın oğlu Hacı Mustafa

Alayları bölük bölük böldü mü?

Suriye'nin Halep vilâyeti Rakka ilçesine sürgün edilen Türkmenler'in Ce­rit oymağı, çölün sıcağına dayanamayıp Orta Anadolu'daki eski yurtlarına dönmeyi arzulamaktadır. Bu sırada Osmanlı idarecilerine sırtını dayayan Ur­ban Araplarının reisi Ceritler'den Fet­tah Beyi'n kızına talip olmuştur.

Rakka'dan Toroslara, oradan da Kırşehir;e doğru yola çıkan Silsüpüroğlu aşiretinin mensup olduğu Ceritler, ön­lerine çıkan Urban Araplarını yenip yollarına devam etmişler. Antakya Rey­hanlı Türkmen beylerinden Mürseloğlu namıyla bilinen bir bey, Ceritlerden yol geçit parası istemiştir. Fettah Bey'in, biz fakir aşiretiz paramız yok demesi üzeri­ne Mürseloğlu, paranız yoksa Ceritlerin güzel kızları olur, para yerine kız verin demiş. Fettah Bey, biz Araba kız ver­memek için nice savaşlar verdik deyip öneriyi reddetmiş ve savaşa başlamıştır. Kul Sadun, bu olay şöyle dile getirmiş­tir. (7)

Gel edek gavgayı etme bahane

Kuzgunun cırnağı değmez Şahana

Mürseloğlu sığdırmazlar cihana

Kolu bazlı delilerim var iken.

Döndün mü dönesi benden yüzünü

Fettah beyim kara yazar yazını

Mürseloğlu ister Cerit kızını

Aslan gibi yiğitlerim var iken.

Kul Sadun'um seçelim mi yozları

Dar edeyim şu konduğun düzleri

Sana yar olur mu Cerit kızları

Gözü kanlı Ceritlerim var iken.

Mürseloğlu'nu yenilgiye uğratan Ceritler, yolda Fettah Bey'i yitirmeleri­ne rağmen, yollarına devam etmişler­dir. Fettah Bey'in ölümü aşirette derin üzüntüye neden olmuş bir çok ağıtlar söylenmiştir.

Atım var atlar içinde

Demir nalları kıçında

Eller göç etti gidiyor

Fettah Bey'im yok içinde.

Bu sırada, Osmanlı yöneticileri tarafından kandırılan Avşarlar, Ceritler'in onunu kesmek için Nizip yakınlarında pusu kurmuşlardır. Osmaniye-Bahçe ilçeleri arasında Ceritler'i takip eden Av­şarlar, Ceritler'e saldırmış, çıkan kavga­da Avşarlar büyük kayıplar vermişler­dir. Avşarlar buraya hâlen "Kanlı Geçit" demektedirler. Ozan Dadaloğlu kavga­yı şu dizelerle dile getirmiştir. (8)

Cerid'in göçü de üğründü geldi

Avşar'ın gafleti sinemi deldi

Gözü kanlı yiğit komadı kırdı

Boz Kartal'a pay pay oldu ölümüz.

Cerid'in uyluğu duruyor atta

Avşar'ın hopuru çıktı Yarsuvat'ta

Biz bu öğüt ile kurtulmak dertte

Nerde kaldı akıllımız delimiz.

Dadaloğlu bu iş böyle olmadı

Akıllımız delimize uymadı

Bre Cerid burda yerin kalmadı

Urumeli Kırşehir;dir yolunuz.

Galip gelen Ceritler, Kırşehir başta olmak üzere Orta Anadolu'ya gelip yerleşmişlerdir. Türkmenler'in Cerit oy­mağına mensup Ozan Kul Yusuf bu olay aşağıdaki dörtlüklerinde bize şöyle aktarmıştır.

Cerid Rakka'dan sökün edince

Açılsın Urum'a yolu Cerid'in

Silsüpüroğlu Fettah Beyim ölünce

Kırıldı kanadı kolu Cerid'in.

Toplansın aşiret birlik olalım

Biz bir zaman Elbeyli'den kalalım

Konuşalım bir karara varalım

Bozulmadan gitsin eli Cerid'in.

Yüz atlımız daim ileri gitsin

Sağına soluna çok dikkat etsin

Pılışka vermeden menzile yetsin

Ziyarette açsın yolu Cerid'in.

Sineği çok Nizip ovasına varmayın

Pusu vardır Şar dağına girmeyin

Urbanoğlu kız istiyor vermeyin

Koklatman yadlara gülü Cerid'in.

Koç dağına çıkdığımız duyarlar

Her tarafa çaşıt pusu kurarlar

Mürseloğlu seni neye sayarlar

O zaten ezelden kulu Cerid'in.

Seyfe'nin karşısı koca cebeldir

Cebeli aşınca seyfü seferdir

Yüz atlımız bin atlıya bedeldir

Dönerse silaha eli Cerid'in.



Pusuya düşmeyin düz edin yolu

Sıcağa vurmayın evlad ayali

Varıp konacağın Kırşehir eli

Keskin'de yayılır malı Cerid'in.



Ali Bey'in pek tatlıdır sözleri

Fettah Bey'in köşek gibi gözleri



Burnu hızmalı da Cerid kızları

Deli etti Kul Yusuf'u dili Cerid'in.



Cerit aşiretinden Silsüpüroğlu Fet­tah Bey'in oğulları bir müddet Orta Anadolu'da kaldıktan sonra devlet tarafından tekrar Toroslara sürülmüşlerdir. Ceyhan yöresinin havasını beğenmeyen Fettah Bey'in oğlu Ali Bey, kardeşi Mithat'tan ayrılarak Yozgat'ın Müminli köyüne yerleşmek istemiştir. Buna rıza göstermeyen yöre hâlkı olayı Çapanoğ­lu Ali Rıza Bey'e şikâyet etmişler, Ça­panoğlu, Silsüpüroğlu Ali Bey'e bölgeyi derhâl terk etmeleri için bir mektup yazmış, mektubu kendisine bağlı 50-60 kişilik bir kolluk kuvvetiyle göndermiştir. Mektubu getiren Çapanoğlu'nun adamları tehditkar bir tavırla, "Derhâl burada dağılın" diye ihtarda bulunmuş­lar. Ali Bey de, "Biz unlu bir aşiretiz eskiden beri buralar bizim babalarımızın yurdu, biz yurtsuz yuvasız kimseler değiliz, Çapanoğlu;na söyleyin bize bir yer göstersin de orada oturalım." demiş ise de gelen adamlar "Biz sizi dağıtma­sını biliriz" deyip Ali Bey'in üzerine yü­rümüş, Bunu gören Ali Bey ve adamla­rı kilylarına sarilip bunlan perişan etmişler. Kanlı çarpışmadan kaçıp kurtu­lanlar durumu Çapanoğlu;na haber vermiş, Çapanoğlu büyük bir kuvvet yollayarak "Bunları bu bölgeden atın darmadağın edin" demiş, Bir kaç gün sonra Müminli köyüne gelen Çapanoğ­lu'nun adamları, Silsüpüroğlu Ali Bey'in Denek dağının Kuşburnu yayla­sına gittiğini öğrenince, Ali Bey'i takip edip kuşatıyorlar. Bir kaç yüz adamıyla kavgaya giren Ali Bey, önüne kattığı Çapanoğlu'nun kuvvetlerini kıra kıra Delice ırmağının yakınındaki Azgın da­ğına kadar takip etmiştir. (9)

Ali Bey, Kuşburnu yaylasında iken Köşekli aşiretiyle birleşip Çapanoğlu;nun kuvvetlerini bir ziyafet esnasında basıp perişan etmiş, kaçanlardan ilk varanlar Çapanoğlu;na durumu olduğu gibi anlatmışlar, ikinci kol ise Çapanoğlu;na yaranmak için hiç bir şeyden ha­bersiz yaşlı Köşekli Kadir Bey'i öldürüp başını da bir Çapanoğlu;na getirmişler­dir. İki tarafı da dinleyen Çapanoğlu, gerçeği öğrenince ihtiyar Kadir Bey'in başını getiren gruba "Yaşlı bir adamı öldürmek erkeklik değil." deyip hepsinin oracıkta başını vurdurmuştur. (10)

Kendisi için tehlikeli gördüğü Silsü­püroğlu Ali Bey'i Padişaha şikâyet eden Çapanoğlu, bir bahane ile aşiretin bu bölgede sürgün edilmesini Padişaha arz etmiştir. Şam'daki isyanı bastırmakla görevlendirilen Ali Bey, Padişahın gönderdiği fermam alınca derhâl yola koyulmuş, dam isyanın bastıran Ali Bey ve aşiretinin beğendiği topraklarda oturmasını padişah o günden sonra ser­best bırakmıştır. Silsüpüroğlu Ali Bey'in başkanlığında eski yurtlarına dönen Ceritler, Kırşehir;in Hamit köyü merkez olmak üzere Keskin ve civarını yurt tut­muşlardır. Bir Türkmen topluluğu olan bu aşiret, tarihte bir çok ünlü adamlar çıkartmıştır. Bunlardan birisi de Ha­mit'li Rıza Bey'dir.

Bu sırada toplu ölümlerin olduğu bir hastalıktan Silsüpür Ali ve Mehmet beyler vefat etmiş. Mehmet Bey'in ha­nımı ve Köşekli aşiret reisi Hamza Bey'in bacısi Hüsne kadın ölen beyler ve yetim kalan oğlu Halil için şu ağıdı yakmıştır.



Şu görünen bebrininin höyüğü

Ali bey, Mehmet bey aşret büyüğü

Kara kaş altında sırma bıyığı

Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.



Pencereden düşen ayın ışığı

Irgalanır Halil'imin beşiği

Bu yıl beylerde mi olum keşiği

Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.



Bakın gözümün yayına

Keklik olup ötüşüme

Ağa yarim at oynatır

Şu dağların yokuşuna.



Öremedim dor atının örkünü

Sayamadım ben beyimin kırkını

Sandığa bastım da samur kürkünü

Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.





Yüce dağ başında bir kuzu meler

Kuzunun firkatı bağrımı deler

Halil'im pek küçük kim çözer beler

Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.



Acı poyraz esti kokumu soktu

Bir tek dikmemin de boynunu büktü

Aşiret içinde lift beyler tekti

Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.

Evimizin onu kulluk

Siyah saçım örgü belik

Kurban olam anam bacım

Yakışırmı bana dulluk.



Değirmene varsam nöbet alamam

Dilim varıp beyler oldu diyemem

Başım sığıp konaklara giremem

Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.



Beyimin bıyığı karalı simden

Camadan giymiş de sırf safi yünden

Hevesim almadım şu ölen beyden

Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.



Al elma dalında san zerdali

Bulamadım yapışacak bir dalı

Halil'im küçük te Urhuya'm yeni

Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.(11)



Ağıtta adı geçen Halil Bey, Ankara valisi Muhittin'i yakalayıp Atatürk'e gönderen Hamitli Rıza Bey'in babasıdır.


Hamitli Rıza Bey


Hamit'li Rıza Bey'in babası şair Ha­lil Bey, Cerit aşiretinden Silsüpüroğlu Mehmet Bey'in oğludur. Anası Köşekli aşiretinden Hamza Bey'in bacısı Hüsne kadındır.

Halil Bey (1274 ) 1858'de Kırşehir’in Hamit köyünden doğmuş ve 5 yayında köy hocasına giderek okuma yazma öğrenmiştir. Kırşehir eşrafından olan dayılarının yanında Kırşehir Rüş­tüyesinde tahsilini tamamlayıp Akpınar köyünden Ali Efendi namıyla bilinen değerli bir hocadan icazet aldıktan sonra baş tahsildar olarak vazife yapan Halil Bey, 7 si oğlan biri kız olmak üzere 8 çocuk sahibidir. Çocuklarından il­ki unlu Hamit'li Rıza Bey'dir. Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal'in önderliğindeki milli uyanışı boğmak isteyen İstanbul hükümeti, Anadolu'daki bazı il­lerin valilerini bu iş için görevlendirmiştir. İstanbul hükümetinden aldığı di­rektiflerle Ankara'ya donen Vali Muhit­tin, 1919 Eylülünün ilk günlerinde tef­tiş bahanesiyle Hacıbektaş;a gitmiş, Çelebi Cemalettin Efendi ve Bektaşî babalarının Kuva-yi Milliye taraftarlığında caydıramayacağın anlayınca Çorum'a geçerek forum Mutasarrıfı Samih Fethi Bey ile Kastamonu'daki 58 piyade alay komutam Mustafa Bey'i kandırmayı başarmıştı. 14 Eylül 1919 günü, İstanbul Hükümeti Dahiliye Nazırına bir bir telgraf yollayan vali Muhittin, topladığı kuvvetlerle Ankara'nın basılabileceğini bildiriyordu.

Ankara valisi Muhittin Paşa'nın fa­aliyetlerinden haberdar olan Mustafa Kemal, Ali Fuad Paşa'dan vali Muhit­tin'i tutuklamasını istemiş, Fuad Papa Hacıbektaş;a giden valiyi Albay Os­man'a takip ettirmişti. Kolordu Komu­tanlığına vekalet eden Mahmut Bey'le haberleşen Fuad Papa, vali Muhittin'in mutlaka yakalanıp Sivas'a yollanması gerektiğini bildirmiştir. (12)

Ankara'ya dönme karan alan vali, Çorum'dan ayrılarak 19 Eylül 1919 da Sungurlu'ya gelmiş, oradan da Keskin'e geçmişti. Keskin'le Elmadağ arasındaki Kılıçlarbeli'nde pusu kuran Kırşehir;in Hamit köyünden oturan Kuva-yi Milli­ye reislerinden Hamit'li Rıza Bey'in Müfrezeleri vali Muhittin'i tutuklayıp Sivas'a göndermiştir. (13)

1879 yılında Kırşehir;e bağlı Hamit köyünden dünyaya gelen ve amcasının kızı şemsi hanımla evlenen Hamit'li Rıza Bey, Arapça-Farsça biliyordu. Rıza 8ey, 1919 Mebusan Meclisi seçimle­rinde mebus çıkarak İstanbul;a gitmiş, Büyük Millet Meclisinin Ankara'da açılması üzerine Kırşehir milletvekili olarak katılmış, Milli Müdafaa Encümeni üyeliği görevinde bulunmuştur. Kar­deşi Haydar Bey ile birlikte beş yüz adamıyla Birinci İnönü Savaşına katılan Rıza Bey, bu savaşta büyük yarar­lıklar göstermiştir. Savaş sonrası Rıza Bey'in adamlarından Hüseyin ve Ali­şan adli kişiler Kırıkkale'nin Cerid Kale­si koyunu basıp hâlkın altın ve kıymetli eşyasını gasbetmişlerdir. Köy hâlkı Ankara İstiklal Mahkemesine başvura­rak bu işi Rıza Bey'in yaptırdığını, ayrı­ca Rıza Bey'in Acı adli çiftliğine katır satın almaya gelen doğulu kişilerin Şeyh Said'in adamları olduğunu bu münasebetle Rıza Bey'in devlete isyan eden Şeyh Said'le işbirliği yaptığı doğrultusunda şahitlik etmişlerdir. şevket Süreyya Aydemir cezaevinde beraber kaldığı Rıza Bey'i özetle şu sözlerle tas­vir eder. "Aslında bir köylüydü. İri, hey­betli, kara bıyıklı ve iyi huylu bir adam­dı.... Padişahın Ankara valisini kendisi­nin dağa kaldırdığını, Atatürk;e Ankara yolunu açtığını ve onu Çankaya'ya kendisinin oturttuğunu söylerdi. (14)

Bir müddet sonra Mustafa Kemal'in karşısındaki grupta yer aldığı iddiasıyla suçlanan Hamit'li Rıza Bey, 11.1.1926 yılında huzursuzluk yaratan suçlarla it­ham edilerek, Ankara İstiklal Mahke­mesinin kararıyla idam edilmiştir. (15)

Düşündüğü gibi konuşan, saf, başa­rıların siyasal ranta dönüştürmesini bilmeyen Hamitli Rıza Bey, savaş son­rası vali Muhittin gibilerinin ihtiraslarının kurbanı olmuştur. Derinlemesine incelenirse onun akibeti, bir Türkmen beyi olan Dulkadırlı Şehsuvaroğlu Ali Bey'in akibetiyle benzerlik gösterir.

Şair olan ve 1949 yılında vefat eden Hamit'li Halil Bey, oğlu Rıza Bey'in idamını şu içli mısralarla dile getirmiş­tir.

Yalan dünya senden lezzet almadım

Daim ağu kattın aşıma felek

Her daim ağlattın bir dem gülmedim

Hiç bakmadın gözüm yaşına felek.



Rıza Bey sehpada vasiyet etmiş

şu mektubu evime versinler demiş

Uzatmış urgana boynunu vermiş

Daha ak düşmeden saçıma felek.



Asla idamıma hiç üzülmeyin

Siz beni de oldu diye bilmeyin

Kaleli nesline selam vermeyin

Kalleşi çıkardın karşıma felek.

El bilir değilim haini vatan

İstiklal uğrunda ilk adım atan

Şehit olsun kalem zaptımı tutan

Yalan yafta taktın döşüme felek.



Cumhuriyete muhâlif bir iş görmedim

Alçaklıkla namusuma leke sürmedim

Ailem şerefine hâlel vermedim

Şehit namazı düştü şanıma felek.



Demişler isyana hazır duruyor

Şeyh Said'e iştirake varıyor

Dört alçak Kaleli şehit oluyor

Yalan yafta taktı döşüme felek.



Yüz bin felaketle günüm geçirttin

Nimet deyi bana zehir içirttin

Yıktın evim ta temelden göçürttün

Darbeler indirdin başıma felek.



Türküm Türk;ün imdadına yeterken

Adım adım terakkiye giderken

Vatanıma sadık hizmet ederken

Bu idler gelmezdi düşüme felek.



Üç dört alçak ittifak eylediler

Zamanında bende yardım gördüler

Bir isyana meyli vardır dediler

Bu yalan gitmedi hoşuma felek.



Kuva-yi Milliye'yi ben icat ettim

Beş yüz atlı ile harbe ben gittim

Hilafet valisin ben esir ettim

Bunları yazın mezar taşıma felek.



Kardeşlerim olduğumu bildirtmen

Şerefinizi üstünüzden kaldırtman

Düşmanları kendinize güldürtmen

Hainler karıştı mime felek.

İnkılapta hizmet aranmaz oldu

Hakikat aranıp bulunmaz oldu

Kim vurduya gitti bilinmez oldu

Vatana bir Rıza aramak boşuna felek.

Suçlu olsam buna razı olurdum

Elbet hâlasıma çare bulurdum

İsteseydim döğüşerek olurdum

Hilebaz karıştı işime felek.

Yine sarpa uğrattılar yolumu

Vatanıma feda ettim oğlumu

Akibet sehbada gördüm olumu

Haksızı düşürdün peşime felek.

Dünya bir fırıldaktır dönüyor

Hanümanlar harap olup sönüyor

Olum kuşu her kapıya konuyor

Zehir kattın tatlı aşıma felek.

Halil der inkılap sehpa kuracak

Takdiri ilâhi böyle olacak

Rıza.nin hizmetin vatan bilecek

Hiç bakmadın gözüm yaşına felek. (16)

Silsüpüroğlu Mahir ve Karaca Bey

Cerit, Silsüpür aşiretinden Hacı Ha­san Bey'in oğlu Karaca, 1919'larda as­kerden firar edip başına topladığı bir kaş adamıyla amcasının oğlu Mahir ile birlikte eşkıyalığa başlamıştır. Kendisini takip eden müfrezelerden birini ayak bileğinden vurmuş, müfreze Kırşehir;e oturulurken kan kaybından ölmüştür. Karaca'yı bir türlü ele geçiremeyen yet­kililer, Çerkezlerden ve Kürtlerden bazı kişileri Karaca'nın atlısına katarak ya­kalamak istemiştir. Amcaoğlu Mahir'in ikazlarına, Çerkezler bize bir şey yapa­maz deyip kulak asmayan korkusuz Karaca Bey, Mahir ile birlikte dürbünle etrafı kolaçan ettiği bir sırada Kırşehir Karahıdır köyü yakınlarındaki Buzluk dağında bu Çerkezler tarafından arka­dan vurularak öldürülmüşlerdir. Kara­ca'nın vurulduğunu gören atı cenazele­rin yanına kimseyi yaklaştırmadığı için devlet, atını vurduktan sonra cenazele­ri Keskin'e getirmiş ve asker kaçağı ol­duğu için cenazeleri ailelerine verme­miştir. Avanoğlu köyünden bir kişi Ka­raca Bey'in yüzük ve köstekli saatini taşıdığı için, adi bu olaya karıştığı gerekçesiyle, Karaca'nın kardeşi Fakı Meh­met tarafından köyünden alınarak köy çıkışında vurularak öldürülmüştür. Ka­raca ve Mahir için yakılan ağıt:

Şu görünen kahpe Buzluğun dağı

Al kana boyanmış köyneğin ağı

Vurulmuş diyorlar Hamit'in beyi

Alman vurdular ona yanarım.

Sabahleyin kalktım yerler alaca

Satın al atımı verin ilaca

Biri Mahir idi, biri Karaca

Alınan vurdular ona yanarım.

Bir odası vardır boyraza karşı

Şen olur Karaca beyin gezdiği çarşı

Nerde Karaca'nın Mahir'in naaşı

Alınan vurdular ona yanarım.

Maşallah mıskasın boynuna takmış

Çifte mavzerini dalma asmış

Kırşehir, Keskin seyrine çıkmış

Hamitli beyini vurdular ona yanarım.

Sabahleyin kalktım yerler yaşımış

Dürbününü boğazında taşımış

Seni vuran Çerkez ne kalleşimiş

Alınan vurdular ona yanarım.

Atlarım bizim ata kattılar

Tüfekleri çalılara takdılar

Karaca'mı Mahir ile vurdular

Alınan vurdular ona yanarım.

Sicim bıyık, kara kaşın eğerek

Her indiği yerde kuzu yiyerek

Çerkezler vurmuşlar beyim diyerek

Alınan vurdular ona yanarım.

Dünyada iltifat etmen Çerkeze

Gâyet kalleş olur koyman merkeze

Gafil ölüm tesir etti herkese

Alınan vurdular ona yanarım.

Teyzen döşşek döksün, bibin de yorgan

Seni vuran Çerkezlerde sizlere kurban

Daha evlenmedi Karaca'm ergen

Alınan vurdular ona yanarım.

Kuzu bizim amma bize vermezler

Aradaki muzuları görmezler

Yiğitlerin kıymetini bilmezler

Alınan vurdular ona yanarım.

Üç kağnıyı arka arkaya düzdüler

Karaca'mın tebdilini bozdular

Çukurları mezar diye kazdılar

Alınan vurdular ona yanarım.

Çerkezler de pusu kurmuş başıma

Hiç acımaz kurşun atar peşime

Kadınlar ağlaşır vurur döşüne

Alınan vurdular ona yanarım.

Mavlâm kahreylesin Çerkez surusun

Hiç komasın şu alemde birisin

Elleri kırılsın, kani kurusun

Alınan vurdular ona yanarım.

Söyleyin Silsüpür beyleri gelsin

Bulsun Çerkezleri ahımı alsın

Aşiret ağlasın yavrular yansın

Alman vurdular ona yanarım. (17)

Karalı haber de köye duyuldu

Aşiretler bar araya derildi

Gıran geldi bizim beyler kırıldı

Doldur mavzeri de çalam düşmana

Emmim oğlu düşmeyelim pişmana

Yılanlı deresi on sekiz koyak

Karaca'm açmadı bar telli duvak

Alişan Bey derki Karacayı bulak

Doldur mavizeri çalam düşmana

Düşmeyelim emmim oğlu pişmana.

Beyleri vurmuşlar derbent başında

Karaca'm da daha yirmi üç yaşında

Birinin alnında birinin döşünde

Doldur tüfengi de çalam düşmana

Emmim oğlu düşmeyelim pişmana.

Mahir Bey'de Karaca'nın menendi

Yiğit idi Çerkezlere güvendi

Mevtayı görünce kalbim inandı

Doldur tüfenğimi çalam düşmana

Emmim oğlu düşmeyelim pişmana.

Silsüpüroğlu Yusuf Bey

Hamitli Rıza Bey'in oğlu Yusuf Bey, Fransa'da tahsil gördükten sonra yurda dönmüş, İstanbul;da şevket Süreyya Aydemir ve arkadaşlarıyla siyasi çalış­malardan bulunmuştur. Yusuf Bey, bir müddet takipten sonra güvenlikte so­rumlu kişiler tarafından komünizm suçlaması ile göz altına alınır. Gözaltında­ki sorgulama sonrasında gördüğü iş­kence nedeniyle hastalanır. Serbest bı­rakılınca Keskin'e ailesinin yanına ge­lir. Kısa bir sure hasta yattıktan sonra 22 Mayıs 1945 yılında ölür.

Oğlu Rıza Bey'in idamı, Torunu Yu­suf Bey'in ani olumu, Silsüpüroğlu Ha­lil Bey'i derinden sarsmıştır. Halil Bey, torunu Yusuf Bey için şöyle ağlamış­tır.(18)



Derûnumda alev ateş yanıyor

Yangıyı yangıya kattı da gitti

Göz bebeğim bir ocaktı sönüyor

Aklımı başımdan aldı da gitti.



Böyle imiş mukadderin yazısı

Hiç çıkarmı yüreklerden sızısı



Riza;dır babası, Yusuf kuzusu

Derdime dertleri kattı da gitti

Viran bağlarda bülbüller ötmez

Hayali asla karşımda gitmez

Yusuf her ülkede türeyip yetmez

Silsüpür şerefini aldı da gitti.



Halil doksan sene hayatta durdum

Nice türlü türlü felaket gördüm

Samur kürklü, kom bıyıklı yiğitler verdim

Yusuf hepisine baş oldu gitti. (19)



Silsüpüroğlu Doğan Gürbüztürk


Urfa, Viranşehir Kaymakamı Doğan Gürbüztürk, Kırşehir Hamit köyünde oturan Türkmen Cerit aşiretinden Silsüpüroğlu Hüseyin Bey'in oğludur. (1) Vi­ranşehir Kaymakamı iken, arazi bölüşümündeki çıkar ve rüşvet ağının çö­kertilmesi için mücadele ettiği bir za­manda 21.5.1967 pazar günü saat 16 sıralarında muammalı bir şekilde öl­müştür.(20)

İlçenin Savcısı İbrahim Sönmez'in, Gürbüztürk'ün ölümünden sonra za­manın Adalet Bakanı Hasan Dinçer'e çektiği telgrafta şöyle demektedir.

- "Dürüstlük timsali hümanist insan örneği ideal arkadaşım kaymakam Do­ğan'ı kaybettik. Doğan ve ben gücümüz nispetinde yedirmemeğe çalıştık. Olaylara bizzat kendimiz koştuk. Bir aile geçimsizliği yüzünden gerçi o inti­har etti, onu intihara çevresi sürükledi. O idarenin ben Adliyenin şerefini koru­duk, sizden tek isteğim bir ağabeyimiz olmanız hasebiyle bu kötü çevreden beni kurtarmanızdır. Üç gündür göz­yaşları içinde uykusuz ve huzursuzum. Hürmetlerimle." (21)

Gazeteci Fikret Otyam yazdığı kita­bının bu konuya ayırdığı bölümünde o günlerde çıkan gazetelerde bu olay ak­tararak şöyle vermektedir."Kaymakama rüşvet vermek isteyen yolsuzluk sanığı 3 memur derhâl tevkif edildi. Urfa val­isi Kemal Gazezoğlu'nun hazine arazi­lerinin kiralanmasında yolsuzluk yap­tıkları iddiasıyla işten el çektirdiği hazine avukatı 5 memurdan 3'u derhâl tevkif edilmiştir. Kaymakam Doğan Gürbüztürk ilgililer tarafından tebrik edilmiştir.

Doğan Gürbüztürk'ün ölüm dosyası kendisini evinin kapısına asarak intihar etmiştir şeklinde kapatılmasına rağmen hâla esrarını korumaktadır. Bir çok dedikodudan sonra ceset, İstanbul;a Adli Tip Kuruluna gönderildi. Ölümün boğulmadan olmadığı anlaşıldı.(22) Kardeşleri başta olmak üzere akrabaları bu intihar olayına inanmadılar. Hırçın, cesur, yiğit, yurtsever Kaymakamın bir komploya kurban gittiği kanısına vardılar. O yurtsever bir kaymakam idi, kendi gitti adi kaldı yadigar.



O bir doğandı.

Kor gibi ışıldayan gözleriyle gürbüz,

Türk kalelerinde yalın kılıç savaşan bir kahramandı.

Yenilmez iç güdüsüyle,

Nemrut'un puşt zulasındaki kara örümceğin ağına,

İbrahim, misali düştü kaldı.

Bilmezdi ki, orda her sona eren gün,

Kalleşe dost,

Yiğide düşmandı.

Doğan, doğan,

Burası Mezepotomya, burası

Harran;dı.

Toprağı ihanet, gözyaşı kandı.

Cerid Silsüpüroğlu Ali Bey'in ölmesi üzerine, oğlu Osman Bey'e II Mahmut tarafından yeniden verilen fermanın kopyasının Latin harflere çevirisi:

İşbu bin iki yüz elli beş (1255-1830) Rebiul-Ahiri'nin (Temmuz) 19 günü taht-i ali taht-i Osmanî üzerine culus-ı hümayunnamesine me'mun şahanem vaki olub umumen tecdid-i berat olun­müç fermamm olmagm binaen ala zalik kemakan Hümayunuma merbut Silsüpür Ceridi Mukataası Mir aşireti iş­bu rafi-i terfiaten hakani kudretül emasil vel akran Osman Bey zide kad­ruhu yedinde bulunan beratın getirip tecdidi rica eylediği acilden kuyûdladı. İmtizacım maden-i mezbur emini es­bak Abdurrahman Bey varidul evradın arzuhâlinde mukataa-i mezburun Mir aşiretinden A1i Bey bundan akdem vefatına mebni mahlulinden Mir aşire­tinin mezbur muteveffa-yı merkum Ali Bey hafidlerinden Osman Bey tevcih olunur. Yedine beratı şerif verilmesi hakkında inha ve Keskin kazası naib­inin verdiği ilam selaiyat ve tekata-i mezbure mutasarrıfları Muhammed Bey ve Hamza Bey taraflarından ilam ettirilerek iktizasına harcı amirem nazırı işbu muteveffa Mir Ali vefatın­dan istislam olundukta Mir aşiretinin mezbur muteveffa-yı merkumun uh­desinde olanlarını ve bu makule terekan mukataatı cemaati Mir aşiret­lerinin azl ve tayinleri malikane mutasarrıfının inhasına maktuta ittiği Mir aşiretinin mezbur emin-i ileyhin arz-ı mucibince merkuma tavsiye olun­ması hususunda muma-ileyha taraf­larında ilam olunmuş olduğuna inha ve ilam olunduğu üzere salifizzikr Mir aş­retli mezbur muteveffa-yı merkumun mahlulinden bila tayin uhdesine tevcih olunarak, yedine berat-ı şerifim itasını mecburen ilam itmiş olmakla arz-ı ilam olunduğu vechile salifiz-zikir 1246­1830 senesi zilhiccesinin (mart) on dördüncü günü tarihli virilmiş olan berat-ı şerif ile uhdesinde olduğu der­kar olmakla tecdid-i berat-ı celili kuv­vetim şerif verilmek babında ferman-ı ali şanım sadır olmakla hakkında mezd-i inâyet-i padişahanım zuhura gelip 1255-1839 senesi zilhiccesinin (mart) 18. günü tecdiden bu berat-ı hümayunu verdim. Ve buyurdum ki muma-ileyh Osman Bey zide kadruhu vechi meşruh üzere aşiretin mezbur öş­riyetlik mezbur muteveffa-yı mer­kumun mahlulunden kema fis-sabık mutasarrıf zabt ve idaresine başka kim­se kendisine bu işte hiçbir engelleme yapmasın, böyle bileler ve alamet-i şerifime itimat kılalar.

II Mahmut

1255-(1839)

Zilhicce

KAYNAKLAR

İlhan Şahin, XVI. Asırda Halep Türkmenleri, S. 694,695,696. Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı 12, İst. 1982. Prof. Dr. Refet Yinanç, Dulkadir Bey­liği, S. 8, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yük. Kurumu, Ank. 1989.

Baki Yaşa Altınok, Öyküleriyle Tür­küleriyle Kırşehir Ağıtları,

Türklerde Devlet Anlayışı, Haz. İsmet Parmaksızoğlu, S. 116, Başbakanlık Basımevi, Ank. 1982.

Rudi Paul Lindner, Göçebeler ve Osmanlılar, S. 170,171, Çev. Müfit Günay, İmge Kit. Ank. 2000.

Silahtar Fındıklılı Mehmet Ağa, Nusretname, C. I. S. 246,250.

Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmp. Aşiretlerin İskanı, S. 57, Eren Yay. İstanbul.

Ahmet Refik, Anadolu'da Türk Aşiretleri, S. 84,85,86,87. Enderun Kitabevi, İst. 1989.

Necati Silsüpüroğlu, Hamitli Halil Bey'in Şiirleri, S. 8, Ank. 1958. Bekir Sami Beyazıt, Kozanoğlu'ları İsyanı ve Güneydeki Aşiretlerin İskanı, 5.14.

Kırşehir Destanları, nr, 4. Ahmet Z. Özdemir, Avşarlar ve Dadaloğlu, S.149. Dayanışma Yay. Ankara.

Necati Silsüpüroğlu, a,g,e. S. 6. Kırşehir, Akşakent, Hamzabey Köyünden Öğr. Hacı Özdemir, 12.3.1930 Doğ.

Gürbüz Gürbüztürk, Keskin, 1929 Doğ. İlk Okul, Bülent Gürbüztürk, Kes­kin, 1966 Doğ. Lise.

Mazhar Mufit Kansu, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber, C. I. S. 295, T.T.K. Basımevi Ank. 1966.

Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, S. 192, İst. 1953. Naşit Hak­ki Uluğ, Hemşehrimiz Atatürk, S. 34, Türkiye İş Bank. Yay. İst.

Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, S. 380, Remzi Kitabevi İstanbul.

Halil İbrahim Uşak, Tarih İşinde Haymana, S. 52,53, 1985. Naşit Hakki Uluğ, a,g,e. S. 34.

Kırşehir Destanları, nr. 23.

Murat Baker, Kırıkkale, Yeniyapan Köyü, 1930 Doğ. İlk Okul. Gürbüz Gürbüztürk Keskin, 1929 Dog. Ilk Okul. Bülent Gürbüztürk, Keskin 1966 Dog. Lise.

Gürbüz Gürbüztürk, Bülent Gürbüztürk.

Gürbüz Gürbüztürk, Bülent Gürbüztürk.

Fikret Otyam, Gide Gide, 5.51. 1967, Fikret Otyam, a.g.e. S. 110.

Kim, 7 Temmuz 1967 Cuma, Sayfa 4.

Fikret Otyam, a,g,e. 111.


Yazar Dersimli Türkmen - akt. at 23. Temmuz 2004 21:20:40:

Mahzuni Şerif'in kendi kaleminden geldiği yerler,kökeni,geçmişi,hasılı Mahzuni Şerif'in tüm kaynakları...:
Mahzuni Şerifin Geçmişi

13. yüzyılda başlayan Asya kültüründe Bektaşilik, özellikle Türkmen aşiretlerinde büyük taraftar buldu. Doğu Türkmenistandan, Horasana, Tebrizden Kırşehire uzanan hatta Peçenek, Çepni, Akkoyun, Karakoyun, Karakeçeli, Dadal, Kutan, Karadonlu, Barak, Avşar, Kayı, Gagavuş, Uzun Hasan, Karaçadırlı, Hormek, Ağdil gibi daha adı duyulmadık Türkmen aşiretleri yaşamıştır. İslamın ve Aleviliğin Anadolu;ya girmesinden sonra, Selçuklular, Bizanslılar, Moğollar arasında, yer yer kendi bütünlüğü arasında da büyük isyanlar çıkmış sonları kanlı bir şekilde kapatılmıştır.

1598-1601 yıllarında Tebrizde başlayan Alevi kırımı, Tebriz muhafızı Hadım Cafer tarafından gerek İran içinde, gerekse Osmanlı Türkmenlerine karşı büyük katliamlarla devam etmiş olup aynı tarihlerde, Horasandan bugünkü Tunceli ilimize bağlı Hozat ve Pertek yaylalarına kaçan, Karadonlu Türkmen aşireti bu yaylalara binlerce koyunlarıyla, çadırlarıyla yerleşirler. Buralara gelmelerinin tek nedeni, bu aşiretin en büyüğü ve Hacı Bektaş Veliye dahi halifelik yapmış olan Canbaba hazretlerinin bu topraklarda yatmış olmasıdır. Canbaba Bektaşilik inancında zehiri içip ölmeyen, Bizans Kayzerleri tarafından kazana konulup kaynatıldığı halde diri çıkan mitolojik olguya sahip bir velidir. Bu deneyle kendisinin inancına inanılması için, Hıristiyan Kayzer tarafından öngörülen bir koşul olduğundan ağuyu içmiş ve rivayette Canbabaya ağu içen anlamında ;Ağuçan denilmiştir. İşte bu ulunun Horasanda kalan torunlarından Seyyid Ali Haydar Ağa bütün müridlerini ve sürülerini alır, Hozata Barginek yaylasına konar. Aynı tarihlerde Celali isyanları baş göstermiştir. Anadolu Celalilerini bastırmak için, yeni sadrazam olmuş, Hırvat kökenli Kuyucu Murad Paşa Anadoluya Serdar olarak gönderilir. Kırşehir, Sivas, Yozgat, Amasya, Tokat, Malatya düzlük ve dağlık yörelerinde bulunan Celali yandaşlarını imha etmesi için padişah buyruğu verilir. Murad Paşa gizli bir Hıristiyan olduğu halde, İslamcı bir tavır sergiler ve Nakşibendi tarikat yanlısı görünür. Çok koyu bir Sünni süsü ile Anadoluda yakıp yıkmadığı yer kalmaz. Tebriz ve Horasanda yaşayan Alevi ve Bektaşiler, Celalilerden önce 1527de yaşanan Kalender Çelebi isyanını desteklediklerinden, Osmanlı Sarayı ve Kuyucu Murad Paşa tarafından takip altındadırlar.

Ağuçan Ali Haydar Ağa ve amcasının oğulları, Ceritliler ve yine aynı aşiretin bir diğer parçası olan Hormekanlıların Muş ve Maraş illerinde oldukları saptanır. Osmanlı ordu müfrezeleri bunların üstüne gönderilir. Durumu istihbarat edinen Ali Haydar Dedenin başı, Pertek;te bulunan Ermeni ve Gürcülerle zaten derttedir. Bir yayla sorunu yüzünden çadırları baskın görmekte, Hozat ve Pertekte yaşayan Sünni halkla ihtilaflar yaşamaktadır. "En iyisi buralardan göçmek reva oldu bize, Hatay topraklarına göçelim..." der ve oğullarını, taliplerini toplar.

Peçevi tarihi, Kuyucu Murad Paşayı memleketi eşkıyadan temizleyen yiğit bir vezir olarak gösterse de insanları, önce kuyu kazdırıp, sonra yüzlercesini üstüne koyarak öldürten bu kişi beter bir insandır. Çünkü eşkıya diye tanımladıkları insanlar Hz. Aliyi, Muhammedi, Allahı, Kuranı, Ehlibeyti seven Türkmen Alevileridir.

Osmanlı Sarayına ne olduğu belirsiz bir devşirme olarak giren sonra da paşalığa kadar yükselen bu Hırvat Murad Paşa denen zalim, Osmanlı tarihinin bir yüz karasıdır. Vezirliğini yaptığı adaşı padişah 4. Murad, Kuyucudan aşağı kalmaz. Derecede merhametsiz, tutucu ve zalim bir padişahtır. Hükümdarlığında Anadolu topraklarına kan ve fitne saçmış, Anadolu aydınını, bilgesini ezmiş, İslamı kötüye kullanmış bir hükümdardır. İşte bu şartlar altında Hozattan başlayan Ağuçan göçü, geride, bıraktığı üçyüze yakın şehitleriyle, önce Malatya topraklarına ulaşır. Kendisinden çok yıllar evvel, Horasandan gelen, Divriğiye Kangal ve Darende yaylalarına yerleşen Uzun İbrahimoğullarına (Drejanlar) konuk olurlar. Çünkü bu kadar öveç koçu ve binlerce koyunu barındıracak, ancak bu dağlar vardır. (Drejan aşireti asimileye uğramış konumdadır.) Murad Paşa müfrezeleri Divriğiye kadar ulaşmış olup, oradan Elazığ / Pülümür, Erzincan ve Dersim Alevilerini yok etmek üzere hazırlık yapmaktadır ve Ağuçan kaçmaktadır, kaçmaktadır...

Seyyid Ali Haydar Ağanın Malatya ovasına yerleşmesi, sürülerinin ve çadırlarının Yama Dağı eteklerine konuşlandırılması, Kangal, Divriği, Elbistan, Akçadağ ve Kürecik Türkmenlerinde de büyük bir sevince vesile olur. 4. Murat döneminde Celali harekatına asker verdiği için, Ağuçanlılar zan içindedir. Osmanlı devriyelerince köşe bucak aranmakta, bulunduğu anda kılıçtan geçirilme tehlikesiyle yüzyüzedirler.

Vartodan gelen bir elçi, Ali Haydar Ağanın bu yöreleri terketmesi gerektiğini, Hormek aşiret reislerinden mektup olarak Seyyid Haydara ulaştırırlar.

Drejan aşiret büyükleri çadır toplantıları yaparak, Ağuçan aşiretinin buradan kaçması ya da kaçırılması için bir sürü plan yaparlar. Önce Kürecikten Ellez Obasına haber verilip Çamşıhı Beyi getirilir. Kürecik ve yöreleri de Sinamelli aşiret reisliğine bağlıdır. Ancak Ağuçan postnişiliğini mürşid postu olduğundan, bu dedelerin piri sayılmaktadır.

Karar verilir, Seyyid Ali Haydar Ağanın altı sürü koyunu, Drejan ve Çelikan ağalarınca satın alınır. Bu arada gerek Ali Haydar Dede, gerekse Hanım Sultan, eşi Razey (Hormek kızı Irazca) hastalanmıştır. Onlara iki atlı bir revan yatak hazırlanır, Elbistan yoluyla Hatay topraklarına geçerler. Burada Dadal Türkmenlerinden Mursal Beyliği yaşamaktadır. Onlar da Tebrizden ve Horasandan Hadım Cafere dayanamayıp kaçan Bektaşi Türkmenlerdir. Mursal, bugünkü Reyhanlı ilçesine bağlı tarihi bir köydür.

Başbakanlık arşivlerinde ve Reyhanlı tarihinde, Hatay müstakil devletken, Selçuklu ve Osmanlı Türkmenlerinden, İran ya da Türkmenistandan kaçan her Türk boyu bu yörelerde sığınmacı olarak kalmışlardır. Ayrıca Hatay Aleviliğinde Nusayrilik gibi çok köklü bir Ali taraftarlığı bilindiği için, Osmanlının zulmünden hicret eden herkes bu yörelere kaçmakta ve yerleşmektedir.

Yaşlı ve yorgun Haydar Dede ve eşi Ana Sultan (Hörmekli Razey) burada ancak iki ay kadar hayatta kalabilirler ve terk-i dünya ederler. Ağuçan Seyyidlerinin Mursala gelmesiyle, Niğde, Kayseri ve Yozgattan mürid akınları bu köye koşarlar. Ne var ki Osmanlı istihbaratı burada da onları keşfederek son Celali azgınlığını yok etmek için Hatay Devletine tamim yazar. Bu kanun kaçaklarını bölgeden kovmasını ister. Bu vesileyle Hatay Valisi, Haydar Dedenin oğlu, Zeynel ile Yeğeni Ceritli Müslüm Dedeyi makamına çağırttırıp, bu toprakları terketmeleri gerektiğini söyler. Huzuru bozulan Zeynel Dede, Hatay Valisinden birkaç gün ister ve kalan sürülerini Halep tüccarlarına satar. Hozattan itibaren Barginekli ve Ceritli aşiretlerinin izini Mursalda bulan Osmanlı, Ağuçana burada da rahat vermez.

Aradan geçen 150 yıllık bir süreç içinde, Toroslarda, Dadal Türkmenleri ve Sarıkeçili Yörüklerle başlayan isyan kavgaları da kızışmaktadır. Saraya karşı ayaklanan Toros Dağlarının bütün Türkmenleri, yenildikten sonra Hatay bölgesinde, Mursalda yaşayan Karadonlu Türkmenlerinin, Ağuçan ve Ceritli Obaları dağılır. Sürülerini Halep tüccarlarına satan Ağuçan Seyyidliği, Seyyid Mürsel, Müslüm ve Zeynel Dedeler gözetiminde tekrar Malatya / Doğan Şehir, Elazığ / Sün bölgesi, Elbistan / Nurhak Dağlarına çekilirler. Olaylar o kadar seri baskınlarla yoğunlaşır ki, Reyhanlının, Mursal ve Amik topraklarında kalan Ceritli (Ağuçanlılar) göçü, kendilerini baharda göç eden kuş sürülerine benzeterek isim değiştirir, ;Cırıklılarolarak Elbistan yaylaklarına giderler. Nurhak Dağlarına yerleşen bu Horasan kökü, yüzlerce çadırını buraya kurar, develerini ve koyunlarını Anadolunun bu muhteşem yaylasına yerleştirirler. Ancak Osmanlı yakalarını bırakmamıştır. Çünkü, gerek Celali başkaldırısında, gerekse Kalender Çelebi vakasında Karadonlu aşireti (Ağuçanlı Türkmenler) ile onların diğer parçası olan Ceritli Türkmenleri, saray isyanlarına büyük çapta yardımcı oldukları için, Osmanlıca fişlenmiş olup, özellikle de Dulkadiroğullarıyla işbirliği yaptığı için bu takipten kurtulamamıştır.

Aradan 150 yıl geçmiş olmasına rağmen, Elbistan kadılığına ferman gönderilerek, Nurhakta yaşayan Cırıklı yani Ceritli aşiretiyle Ağuçan dedeganlığının ıslah edilmesi için kesin buyruklar tamim edilmiştir. Bu arada Seyyid Müslüm ve Seyyid Zeynel Dedelerin öldürülmüş olması son Seyyid Muhammedi zor durumda bırakır. Elbistan kadılığını elinde tutan Kadı Mehmed Bey Nurhak’a zaptiyeler göndererek sarayın emrini bildirir. Seyyid Muhammed’i Osman-ı Aliyeye uymaya ve şeriat hükümlerine sadık kalmaya davet eder. Genç olmasına rağmen, Kerbeladan yeni dönmüş, Seyyid Muhammed Hacı Mehmed ünvanıyla anılmaktadır.

Keşf-i kerameti, bilge ve demokrat kişiliği ile bir anda güneyi sarmış bir insan olduğundan, Osmanlı Sarayını ve Maraştaki Zülkadir varlığını rahatsız etmektedir. Bu "zındık Kızılbaş ekibi"nin Nurhaktan mutlaka sürülmesi gerekmektedir. 1780li yıllarda Kadı Mehmed, Seyyid Muhammedi Elbistana çağırır: "Bak dede!" der.

"Sizin atalarınız da Hünkara karşı geldi, Kalender Çelebiyi desteklediler. Ne var ki şu an senin konakladığın yaylada, Nurhakta Kalender Çelebinin başı kesilerek, at heybesi içinde İstanbula gönderildi. Gel inattan vazgeç, ulül-emre uy. Senin için Hasan Ali Yaylasını tahsis ettim. Müritlerini topla, camiye hayır deme!"

Seyyid Muhammed kaşlarını çatar düşünür: "Kadı efendi!" der.

"Biz Elhamdülillah Müslümanız amma, İmamımız Oniki İmamdır. Bizim en ulumuz senin o buyurduğun camide şehit edilmiştir. Ol nedenledir ki biz Ali evlatları olarak, ceddimize lanet okunan bir mekânda Hakka tapmayız. Cem evlerimizi yıktırdınız, Padişah Mahmudun emriyle, dilimizi Arapça ettiniz. En kutsal mekânlarımıza Emevinin ve Abbasinin emir ve buyruklarını soktunuz. Biz Türkmenleriz, Allahımızı kendi, dilimizle anarız. İbadetlerimizi de yine kendi öz dilimizle icra ederiz.

Biz hiçbir zaman, bu topraklarda kan aksın istemedik. Ancak sizlerde bu ülkenin çocukları olduğunuz halde Osmanlının devşirme paşalarına teslim oldunuz, neslinizi inkâr ettiniz.

Oysa ki Osmanlının kurucusu Osman Gazi (Otman Gazi) dahi, pirim, Pirim Hünkâr Hacı Bektaş Velinin himmetiyle kılıç kuşanmış, Şeyhim Edebalinin himmetiyle bir imparatorluk kurmuştur. Şimdi, niçin bizi bu ülkeden saymıyorsunuz? Kaldı ki dört kıtada benim ceddim at koşturdu, Muhammed dinini, Bektaşilik yaydı. Şimdi biz üvey mi olduk?"

Kadı Mehmet zaten bunları bilmekte ve Seyyid Muhammede büyük bir inançla bakmaktadır:

"Senin ve taliplerinin kılına zarar getirmeyiz. Yeter ki sen, padişah buyruğunu reddetme. Nurhakı terket. Bir müddet Hasan Ali Yaylasına göç."

Bu teklif Seyyid Muhammedin aklına yatar. Akşam çadıra döndüğünde, rehber ve müritlerini toplar: "Erenler, Osmanlıdan kurtuluş yok..." der.

Nurhak Yaylasına, kendilerinden önce gelen Türkmenlerin Reisi Seyyid Kocada bu fikri onaylar. Artık, Hozat / Berginekten gelen bu köklü Ağuçan / Ceritli aşireti, Osmanlı zulmü karşısında, Ehl-i Sünneti kabullenmeye başlayarak, aşiretin adını Cırıklı Aşireti olarak değiştirir. Cırık, göçebe kuşlar grubudur.

Aşiret, bu anlamdan esinlenerek, adını Cırıklı Aşireti olarak değiştirirken bir anlamda Osmanlının fişlenme takibinden kurtulmaya çalışır. Kadının tavsiyelerine uyan aşiretler, gerek Seyyid Koca gerekse Seyyid Muhammed eşliğinde, bugünkü Akçadağ toprakları içinde bulunan Hasan Ali Uşağı Yaylasına göçerler. Türkmen affının gündeme gelmesiyle de Elbistan Kıyısına inip 5 km. kuzeyde bir çayırlığı işgal ederler.

Hasan Obası denmektedir. Burası göçer Çilingirlerin bulunduğu, otlak bir arazidir. Bunun için adına Çilingir Çayırıda denir. Bugün burası Çilingir Çayırı, diye anılmaktadır. Seyyid Muhammedin türbesinin bulunduğu bu köye şimdi ise, Hasan Köyü denilmektedir. Bütün Elbistan / Malatya ovalarında ve dağlarında o günün büyük mürşidi ve evliyası olarak bilinen Seyyid Hacı Mehmet Dede, Âşık Mahzuni Şerifin babası Zeynel;in öz dedesidir.

Seyyid Mehmetin 1800lü yılların başında vefat etmesiyle, Hasan Köyde asimile edilerek Sünniliği kabul eden Cırıklı ve Ağuçan Türkmenleri burada kalır. Ancak, Oniki İmama bağlılığını sürdürmek isteyen, Kocolar ve bir kısım Ağuçan Türkmenleri, Koç Obası Albaslı Yaylalarına dağılır.

Sonunda, Afşinin 15 km. kuzeydoğusunda, küçük bir tepe üzerine gelirler ve Hozat / Barginek Köyünün anısına Berçenek Köyünü kurarlar. Elbistana; Dersimden, Horasandan Hataydan akın etmiş bütün Türkmen ve Yörük Alevileri asimileye uğrar ve köylere; camiler, imamlar tahsis edilir. Bu arada Berçenek Köyüde 3-4 çeşit aşiretin karmasından meydana gelir (Ağuçan, Cırıklı, Kocalar, Savranlar, Ellezler). Bu aşiretler uzun zaman kök kültürlerini devam ettirirler. Ancak, bunlarla birlikte, Maraş Sünni Türkmen köylerinden gelen bir kısım Sünni Yörük uzantıları da bu köye yerleşirler.

1940lı yıllarda, Berçenekte ilkokul olmadığı için Mahzuni, Elbistan;ın Alembey Köyünde, Lütfü Efendi Medresesinde Kuran eğitimi alır, eski Türkçe okur, yazar. Ancak, 1956 yılında köye gelen ilkokuldan, mezun olduktan sonra Mersin Astsubay Okuluna gider. 1960 yılında Ankara Ordu Donatım Teknik Okulunu bitirir.

Başarısının gereği Kuleli Askeri Lisesini aynı yıllarda hak etmesine karşılık, toplumculuğa ve halk edebiyatına gönül verdiği ve Alevi olduğu için ordudan ihraç edilir. 1961 yılından itibaren yüzlerce plak, kaset yapar.

Hakkında yazılan ve yazdığı kitaplar uluslararası edebi tartışmalara konu olur ve 1998 yılında dünyanın, yaşayan üç büyük ozanı arasında birinci sırayı alır.

Mahzuninin şeceresindeki son Seyyidlik, Ağuçan (Ceritli ya da Cırıklı) Aşireti Osmanlının son hışmına uğramış Türkmen halkıdır. Bugüne kadar adının yeni değişmiş olduğu Ekin Özü ilçesi birkaç yıl öncesine kadar tarihi adını Celali (Celal Ağa) olarak sürdürüyordu.

Özetlemek gerekirse, 1940lı yılların başında doğan Mahzuni Şerif, elini sazına attığı günden itibaren bu tarihi bilmekte gecikmemiş ve sürüp geldiği ecdadı yolunda fire vermemiştir. Geçmişinde yapılan zulüm ve adaletsizliğe kin beslememiş olup, Yezid sözcüğünü yalnız Hz. Hüseyini şehit eden Emevi zalimi için kullanmış ve hiçbir Sünni dostuna Yezid yakıştırmasını reva görmemiştir. Yine özetlenebilir ki, Mahzuni Şerif, kendisini dünya kültürleri içinde bir parça, mazlum milletler içinde bir birey olarak tanımlamıştır.




BU BÖLÜMDE ANADOLU İNSAN YAPISI
ANADOLU KARDEŞLİĞİ VE 75 000 000 ULUS
MİLLETİN ANEKDOTU ANLATILIR.
SİTE HAZIRLAYICILARI MEZHEP VE AŞİRET
AYRICALIĞINA KATİYEN İTİBAR ETMEZ VE KATILMAZLAR.
75 000 000
TÜRKİYE YAPISINI TEK ÇUVALA GİRMİŞ
KARDEŞ KABUL EDER.

ANADOLU MÖ.15 000-7000 ARALIĞINDADA TÜRK'TÜ

-. Anadolu.nun ilk yerli halkları Türklerdir; Hititler vs. halklar dahil,
-. Kürtler Karduk soyundan ortaasya Türküdür. Bu yüzden yıllar önce orhun anıtlarındada ey kürt diye oğuz han oğlunun birine seslenir.
-. İtalya.da yaşamış Etrüskler Türk dür,
-. Irak'ın güneyindeki Sümer uygarlığını Türkler kurmuştur,
-. Görüldüğü gibi, Türk Tarih Tezine göre Irak, Anadolu, Mısır ve Ege medeniyetlerinin ilk kurucuları Orta Asyalı brakisefal ırkın temsilcileridir: Hitit, Sümer, Etrüsk, Rum, Yunan, Kürt, Macar vs. halklar Türk sayılmaktadır. Başka bir deyişle, bu teze göre Avrupa.dan Çin.e kadar uzanan coğrafyadakilerin çoğu Türk.tür.

Atatürk ve Türk Tarih Tezi
Mustafa Kemal Atatürk 1930'lu yıllar boyunca yaptığı çeşitli konuşmalarda Türk Tarih Tezi'ni bizzat desteklemiştir. Örneğin "Bu memleket tarihte Türk.tü, o halde Türk.tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır." sözüyle Anadolu.da eskiden beri yaşamış bütün halkların Türk olduğunu belirtmektedir.
"Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır." sözleriyle de Kürtler, Rumlar, Bulgarlar, Makedonlar vs. halkların Türk olduğunu öne sürmektedir.
"Anadolu 7000 yıllık Türk beşiğidir" sözü de Anadolu'da Türklerin varlığının Malazgirt Savaşı'ndan çok öncelere dayandığı anlamını taşımaktadır; Anadolu'nun en eski halkları Atatürk'e göre Türk'tür.
Bu gerçekliği Atatürk ün kendi yazdığı şiirde de görebiliriz: "Gafil, hangi üç asır, hangi on asır / Tuna ezelden Türk diyarıdır. / Bilinen tarihler söylememiş bunu / Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak, / Dinleyin sesini doğan tarihin, / Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak / Yalan tarihi gömüp, doğru tarihe gidin. / Asya'nın ortasında Oğuz oğulları, / Avrupa'nın Alplerinde Oğuz torunları / Doğudan çıkan biz / Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz / Türk sadece bir milletin adı değil, / Türk bütün adamların birliğidir. / Ey birbirine diş bileyen yığınlar, / Ey yığın yığın insan gafletleri / Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde, / Hakikat nerede?"
Bu şiirden anlaşıldığı kadarıyla Atatürk'e göre Alp dağlarına kadar uzanan yerdekiler Türk'tür. Tuna nehrinin "ezelden beri Türk diyarı" olduğunu belirterek de Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Ukrayna gibi Tuna havzası ülkelerinin üzerinde yaşamış olan halkların Türk olduğu tezini ortaya koymaktadır.

KAZIM MRAN

Prof.Kazım MİRŞAN!a göre Ön Türkçe Kürtçedir

Kazım Mirşan (d. 1919) Bir Ön Türk araştırmacısı olan Kazım Mirşan, Doğu Türkistan.ın İli Nehri üzerindeki Kulca kentinde, 4 Temmuz 1919'da dünyaya geldi. 1932'de öğrenimine İstanbul'da devam etti. Almanya.da Berlin Üniversitesi'nde ve İstanbul Teknik Üniversitesi.nde inşaat yüksek mühendisliği okudu.

Almanca, Rusça, İngilizce ve Türk lehçeleri (Tatarca, Özbekçe, Başkurtça, Tarançıca, Kaşkarlıkça (yani Uygurca), Kazakça, Kırgızca, Azerice, Türkiye Türkçesi ile kendi ana lehçesi olan, Tümenlikçe) dışında Yunanca, Latince, İtalyanca'yı meslek araştırmalarına yarayacak kadar bilen Mirşan, hayatının büyük bir kısmını Ön Türk tarihi ile ilgili araştırmalara adadı

Türkçe
1966: Türk Metriği
1970: Prototürkçe Yazıtlar
1978: Altı Yarıq Tigin (182)
1983: Prototürkçe'den Bugünkü Kürtçeye
1983: Urgun-Selene Yazıtları için Kabul Olunan Tarih Tespitlerinin Yeniden Gözden Geçirilmesi
1985: Anadolu Prototürkleri
1990: Prototürk Bilginlerine Göre Astrofizik
1991: Bolbollar
1993: Prototürkçe Yazıtlar Hakkında Konferans
1993: Yazı İşretleri
1993: Alfabetik Yazı Başlangıcı ve Glozel Yazıtları
1994: Alfabetik Yazı Başlangıcı
1992: Tatarcanın Türk Alfabesi İle Yazılması (12)
1995: Side Bitigtaşları
1995: Öztürkçe "-sal" eki
1996: Preportekiz Bitigtaşları
1996: Barış Yolunda Eğitim
1997: Bugünkü Avrupa Dillerinde Prototürkçe İzleri
1996: Fiillerin İsim Ve Mastar Halleri İle Sıfat-Fiil ve Zarf-Fiil Alanlarında Bugünkü Avrupa Dillerinde Etrüskçe İzleri
1998: Dinlerin Gelişimi, Erken Türk Dininden Doğan Dinler, Side, Pre-portegiz, Glozel, Pre-Mısır, Etrüsk, Protpgrek ve Hinduizm, Tevrat, İncil, İslam
1998: Etrüskler, Tarihleri, Yazıları ve Dilleri
1999: Türk Takvimi
1999: Erken Türk Devletleri ve Türük Bil
2000: Sölgentaş Mağarası
2000: Bilge Atun Uquq: Türük Bilge Qağan Nine Bitig
2000: Moğulstandaki Kısa Yazıtlar
2000: Hiyeroglifler
2000: Avrupa,Sibir ve Orta Asyadaki En Eski Yazıtlara Dayanılarak Deşifre Edilen Pra-Mısır Hiyeroglifleri
2001: Makaleler
2003: Erken Türklerin Skandinavya Yazıtları

İngilizce
1986: Univerzum bir çerçeve gibi Statik bir sistemidir?
1992: Anadoludan Piktogrammlar, Petroglifler, ISUB-ÖG ve UW-ON yazıtları
1992: Prototürk Bilginlere göre Kozmik invariansların Manipülasyonu
1996: Fiillerin İsim ve Mastar Halleri ile Sıfat-Fiil ve Zarf-Fiil alanlarında Bugünkü Avrupa Dillerinde Etrüskçe İzleri
2000: Avrupa,Sibir ve Orta Asyadaki En Eski Yazıtlara Dayanılarak Deşifre Edilen Pra-Mısır eserleri
2002: Eski Türk Bilginlerine göre Fizik ve Astrofizik Bilimi [The Science of Physics and Astrophysics According Old Tukish Scholars]
2003: Erken Türklerin Skandinavya Yazıtları
2003: Erken Türklerin Anadolu Yazıtları

Almanca
1968: Hiperstatik Sistemlerin Eşdeğer Yükler ile Hesabı
1973: Proto-Grekçe Yazıtların Deşifre Edilmesi
1993: Alfabetik Yazı Başlangıcı ve Glozel Yazıtları
1993: Prototürkçe Gramer
1996: Pro-Portekiz Yazıtları
1996: Türlü Dillerde Proto-Türkçe İzleri
1997: Etrüsk Yazıtları



PROTOTÜRKÇEden BUGUNKÜ KÜRTÇEYE

Bir dilin bir dil ailesine mensup olup olmadığı,dilleri birbirleri ile mukayese etmek suretile neticeye ulaşan dil ilmi metodu ve bu alanda elde olunan tecrübe ile belirlenebilmektedir. Kürtçenin Prototürkçe ailesine mensup olup olmadığı ve Kürtçeye "bir Türk dili" nazarı ile bakılıp bakılamayacağını belirlemek isteyen bu eserimizde:


70 adet Kürtçe sözün Prototürkçe kökenli olduğunu,
10 adet Kürtçe sözün, Türkçenin söz yapma kaidelerine göre teşkil edilen sözler olduğunu,
40 adet Kürtçe sözün bilhassa Tatarcada var olan sözler olduğunu ve
40 adet Kürtçe sözün Türkiye Türkçesinde bulunan sözler olduğunu
tesbit etmiş bulunmaktayız. Diğer taraftan birçok Prototürkçe sözlerin Kürtler vasıtası ile Arapçaya geçmiş olam ihtimali de belirmektedir ve buna göre, pek çok Prototürkçe sözlerin Kürtler vasıtası ile Farsçaya geçmiş olması da mümkündür. Kürtlerin Önasyadaki yerleşim alanlarının hususiyeti onların bu alan d.ö. birinci binyılın birinci yarısında yerleştiklerini gösterebilcek mahiyettedir.

1983, 50 sayfa, US-$4.70

Kitap Özetleri
Tam Kitap Listesi

Kazim Mirsan'a ileti yollamak için buraya tıklayınız.(kazimmirsan@ttnet.net.tr)

Avşarlar (Afşarlar)
On birinci yüzyıldan itibaren, mühim roller oynamak suretiyle, adlarını zamanımıza kadar yaşatmış Oğuz boyu. Bozokların Yıldızhanoğulları kolundandırlar.
Büyük Selçuklu Devleti'nin kuruluşundan önce, diğer Oğuz boyları ile beraber, Kıpçak çölünde yaşarlardı. 1135-1136 yıllarında, reisleri Arslanoğlu Yakub Bey kumandasında gelerek Huzistana yerleştiler. Yakub.dan sonra Afşarların başına Aydoğdu bin Küşdoğan geçti. Şumla lakabıyla anılan bu bey, Büyük Selçuklu Devleti.nin zayıflamasından faydalanarak, Huzistan.da Selçuklu hakimiyetine son verdi ise de, 1159.da Irak Selçukluları sultanı Melikşah gelerek tekrar Huzistan.a hakim oldu. Bu devrede, Şumla da Melikşah.ın hizmetine girdi. 1194 yılında, Abbasî halifesi En-Nasır li-Dinillah, veziri İbn-ül-Kassab kumandasında Huzistan bölgesine bir ordu gönderdi. İbn-ül-Kassab, Huzistan.ın başşehri Tuster.i ve birçok kaleleri zaptettikten sonra, Şumla.nın ailesini ve çocuklarını toplayıp Bağdat.a götürdü. Böylece Huzistan.daki, Avşar Şumla ve oğullarının hakimiyeti sona erip, ülke, halifenin topraklarına katıldı.

Diğer taraftan Malazgirt Savaşı'ndan sonra, Anadolu.ya Türkmenlerle beraber göç eden Afşarlar, Selçuklu Devleti.nin uç bölgelerine yerleştirilmişlerdi.

Nitekim, Anadolu.da yerleşim yerleri arasında Avşar adı, Kayılardan sonra ikinci sırada gelmektedir. Bu yer adları, Avşarların, Türkiye.nin fetih ve iskanında Kayı ve Kınıklar gibi birinci derecede rol oynadıklarını göstermektedir. Yine kaynaklara göre, Karamanoğulları Beyliğini kuran ailenin, Avşar boyuna mensup olduğu belirtilmektedir. Osmanlı ve İran tarihinde önemli rol oynayan Avşarlar, Anadolu.;ya on üçüncü yüzyılda göç edenlerdir. Bu ikinci göç hareketi sırasında Anadolu.ya gelen Avşarların bir bölümü, Akkoyunlular'ın İran.ı ele geçirmesi üzerine, Mansur Bey önderliğinde İran.a giderek Huzistan.a yerleşti. Anadolu.da kalanlar ise; daha çok Malatya ve Doğu Anadolu.da bulunuyorlardı. Bunlardan büyük bir bölümü, on altıncı yüzyıl başlarında İran.a göçerek Urmiye.den Herat’a kadar olan geniş bir bölgede yerleştiler ve Nadir Şah, 1736.da, bunlardan Afşarlar hanedanını kurdu.

İran Afşarları; Mansur Bey Afşarları, İmanlu Afşarları, Alplu Afşarları, Usalu Afşarları, Eberlu Afşarları olmak üzere, başlıca beş büyük oba idi.

Safevî hükümdarı Birinci Şah İsmail, Afşarları sınır koruyucusu olarak Horasan.a yerleştirdi. Safevîler'in zayıfladığı bir dönemde, Afşarların lideri Nadir; Afşar, Celayir ve diğer Türkmenleri etrafında topladı ve İkinci Tahmasp.ın hizmetine girdi. İran topraklarından Afganları çıkarınca, nüfuzu arttı. Sonra İkinci Tahmasb.ı tahttan indirerek yerine Üçüncü Abbas.ı şah yaptı. Kendisini de saltanat vekilliğine getirdi. 1736.da da kendi şahlığını ilan etti. 1737.de Hindistan seferine çıkarak Delhi.ye kadar ilerledi. Bir suikasttan sonra, idareyi sertleştiren Nadir Şah, Afşar ve Kaçar Beyleri tarafından öldürüldü. Horasan.ı yöneten torunu Şahruh.un ölümünden sonra, İran Afşar yönetimi de sona erdi.

İran Afşarları, günümüzde, Urmiye gölünün kuzey batısında Hemedan, Kirmanşah, Nişabur, Kerman.ın güneyinde dağınık halde yaşamaktadırlar.

Afşarlar, halis Türk olup, İran.dakiler hariç hepsi Sünnî ve Hanefîdirler.

Afşarlar, güler yüzlü, iyimser, hayat dolu, sakin ve terbiyeli insanlardır. Kadınları çok çalışkandır. Ünlü Afşar kilimleri, bu çalışkan kadınların el emeğidir.

Günümüzde yerleşik olmalarına rağmen, bir kısmı, âdetlerini devam ettirmektedirler. Bugün Kayseri.nin Pınarbaşı kazasının merkez nahiyesine bağlı bir kısım köyler ile, aynı kazanın Pazarören nahiyesi köylerinden pek çoğu, Sarız kazası ve Tomarza.nın Toklar nahiyesi köylerinin yarısından fazlası, Avşarlara aittir. Ayrıca Adana.ya bağlı mağara kazası köylerinden Ayvad ve Ağdaş alanı köyleri de, Avşarlar tarafından iskân edildiği gibi, Çukurova.da mevcut bazı Avşar köylerinden başka Kastamonu, Bolu, Muğla, Isparta ve Antalya yörelerinde pek çok Avşar köy adına rastlanır

HORMEK OYMAĞI
Kendisi de Hormekli olan M. Şerif Fırat, bu oymağın kökenini şöyle açıklar: Atalardan süzülüp gelen söylenti ve inanışa göre, Hormekli boyu Harzemli;dir. Bu ad, yakın çağlara değin Huvarzemiyan biçiminde söylenirdi. Bu oymağın yaşlıları, soylarını anlatırken: ;Biz, Huvarzem şahı olan Mehmet Şahın oğullarıyız. Ebülmüslim;i Horasani, Nesri-Seyar;a karşı savaşıp güçten düşmüş ve kendisine kement atılıp tutulacağı sırada, bizim dedemiz Mehmet Şah yardımına koşup onu kurtarmış ve bu, artık sonuna değin oymağı ile birlikte Ebülmüslim;le çalışmış; Emeviler;i ortadan kaldırdıktan sonra Horasan;a dönmüş ve Ebülmüslim Bağdat;da şehit edilirken, oymağımız Horasan;dan Erzincan;a ve oradan Dersim eteklerine ve daha sonra Kiği ve Varto;ya yayılmıştır; derlerdi (Varto Tarihi, 1942).
M. Rıza ise, ;Hormek, Çarıklı ve Lolan oymakları soyca Türk olduklarını bilir ve söylerler; demektedir (Birlik ve Dirliğimiz).
Hormekliler Alevi;dir. M. Şerif Fırat;a göre, Alevi ve Bektaşi Türkler, 400 yıl hep ezilmişlerdir. Osmanlının ezme politikası, Sünni soydaşlarına karşı kini artırmış ve onları ;Yezit Osman; diye adlandırmış; padişahları, Halife Osman;ın soyundan bilmiş; kendilerini de Türk değil yalnızca Alevi kabul etmişlerdir. Bu acı durum karşısında, Türkçe;yi bırakıp bölgede geçerli olan Zaza ve Kormanco dillerini öğrenmişlerdir.

CİBRAN OYMAĞI VE KÖKENİ ([2])
Kadri Kemal Kop;un belirttiğine göre, Cibranlıların, Türk ve yakınçağ Türkleri olduğuna kuşku yoktur. Bu oymak (aşiret) halkı; Konya, Karaman, Teke ve Ankara yörelerinden Yavuz Sultan Selim;in kaldırıp doğu illerine gönderdiği kimselerdir. Diğer çeşitli Türk oymakları gibi Cibranlılar da Şiiliğe karşı koysunlar diye doğuya getirilmişlerdi. Burada Kurt-Baba oymağı ile temasa gelerek, zamanla onların Kormançi dilini öğrenmişlerdir.
M. Şerif Fırat;a göre, yaşlı Cibranlılar, soyları hakkında şu bilgiyi vermektedirler: Hicret;in onuncu yüzyılında Anadolu;dan Urfa;ya ve sonra Viranşehir;e; oradan da ilağaları olan Şehsuvar;ın yönetiminde göçebe olarak doğu dağlarına gelmişler; zamanla Varto, Bulanık ve Karlıova ilçelerindeki köylere yerleşmişlerdir.
Diğer bir görüşe göre; Cibranlıların, II. Beyazıt döneminde (1481-1512) Osmanlı Devletinin Anadolu.daki Türk oymaklarıyla çarpıştığı sırada, padişahın bir kolu olarak asi oymaklar üzerine yürüyen meşhur Şehsuvarzade Ali Beyin oymağından oldukları, bunların sonradan padişahın gazabına uğrayarak Teke;den Urfa;ya; oradan Varto ve Bulanık ilçelerine gelip yerleştikleri sanılmaktadır.
Yukarıda verilen bilgilerin birleştiği konu, Cibranlıların Şehsuvar;dan geldikleri; Anadolu;dan göç ederek önce Urfa;ya, sonra Varto-Bulanık yörelerine yerleşmiş olduklarıdır. Açıkçası, Cibran Oymağı, özbeöz Türk;tür. Hatta, Şehsuvar Bey, Fatih Sultan Mehmet;in kayın kardeşiydi. Ne var ki, İslamlık pek çok Türk;ün benliğini unutturduğu gibi, Cibranlılarda da benzer yıkımı yapmıştır. Cibranlı Oymağına başkanlık eden Suvaroğulları, Şafii mezhebini ve Nakşi tarikatını kabul ettikten sonra, kendilerini ululamak için dedeleri Şehsuvar ve Derviş Budak;ın aslen Arap ve Seyyit olduklarını ileri sürmüşler ve soylarını unutmuşlardır. Ama burada basit bir ip ucu var: Suvar ve Budak, Türkçe adlardır. İslamlık dolayısıyla, Arap olmayanlar bile öz adlarını bırakıp Arapça adlar alırken, bir Arap;ın Türkçe ad alması mantığa aykırıdır. Kaldı ki, Araplar kendilerini ;Kavm-i Necip; (soylu budun) diye adlandırıp, diğer uluslardan üstün tutarlar. Hatta, diğer uluslardan olanlara kız vermezler; evlenmeler olursa, bu, yasal sayılmaz. Böyle bir düşüncenin egemen olduğu bir toplulukta, bir Arap beyi nasıl olup da kalkıp Türk adı alabilir. Hem bu söylenti doğru olsa bile, açıkçası Suvar ve Budak Arap idiyseler, Cibranlılar bu kez yine Kürt olmaz, Arap olurlar. Başka deyişle, Cibranlılar ister Türk ister Arap olsunlar, Kürtçülük gütmeleri gülünç gözüküyor. Ama ne yazık ki, benliğini yitirenler kendi soylarına düşman olup kötülük edebiliyorlar.

HALEP VE ORTA ANADOLU

EKSENİNDE BİR OYMAĞIN

TARİHİ (PEHLİVANLILAR)



BAKİ YAŞA ALTI NOK

Araştırmacı - Yazar

Pehlivanlılar, Halep ve Yeni-İl;de yaşayan Bayat boyunun en büyük oy mağını teşkil eder. Moğol istilası üzerine diğer oymaklarla birlikte Anado luya göç eden Bayatlar, Avşar ve Beğ dili boylarıyla birlikte Türkmenlerin Bozok kolunu meydana getirdiler. 1337 yılında Dulkadirli Beyliği;nin kurulmasında önemli rol oynayan Pehlivanlı cemaatinin, Dulkadirliler;e tabi olduğu ve onlara destek verdiği, şu tarihi vesikayla kanıtlanmaktadır. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan;ın Dulkadirliler;le birleşerek Halep;e saldır malarından korkan Memlük sultanı Kayıtbay, sonsuz yetkiler verdiği Emir Yeşbek komutasındaki bir orduyu Şubat 1471 yılında Halep;e gönderdi. Bazı Türkmen beyi eri de bu orduya katıldı. Memluk kuvvetleri Halep;te toplanırken Dulkadirliler;den Pehlivanlı aşireti reisi Serim İbrahim, Malatya ile Besni arasında bir Memluk kervanına baskın yaparak ele geçirdi. Malatya valisi Korkmaz, İbrahimin peşine düştü. Sakaltutan denilen yerde yapılan çarpış mada, Pehlivanlı İbrahim tarafından esir edildi ve Dulkadiroğlu Şehsuvar Beye teslim edildi.

Xlll. yüzyılın sonlarına doğru Halep, Şam ve Antep arasındaki boş arazilere yerleşen Bozok Türkmenleri, Çukurova;daki Ermeniler üzerine akınlar yapıyorlardı. Anadolu içlerine sızan Türkmenler, Moğollarla dişe diş mücadele ederek, Anadolu;da Moğol hakimiyetinin çökmesinde önemli rol oynadılar. İlhanlı Devleti;nin çöküşüyle birlikte, bu bölgede yaşayan Türkmen Beylerine geniş bir hareket alanı açılmış bulunuyordu. Türkmenler, Zeyneddin Karaca adlı beylerinin etrafında toplanmaya başladılar. (2)

Oğuzların Bozok koluna mensup Bayat boyundan olan Dulkadiroğlu Karaca Bey, Halep Türkmenlerini başına toplayıp Dulkadirli Beyliğini kurdu. (1337) Birçok Türkmen cemaati bu beyliğe bağlılıklarını bildirdiler. Dulkadirli Beyliği;ni teşkil eden cemaatler çoğunlukla Bayat, Avşar, Mamalı, Cerit ve Karacakürt boylarından idi.

Bu sırada o bölge Türkmenlerin den birisinin reisi durumunda olan Taraklı Halil, Memlük Sultanı Melik Nasır Mehmet ile işbirliği yaparak sultandan Elbistan;ın hakimiyet beratını elde etti. Olayı duyan Karaca Bey, oğlu Halil;i bir grup akıncıyla Taraklı Halil;in üzeri ne gönderdi. Çarpışmada Taraklı Halil yenildi ve kaçıp Halep valisi Altınbo

22-49

ğa;ya sığındı. Olayı duyan Karaca Bey de Şam valisi Tengiz ile dostluk kurdu. Halep ve Şam valilerinin Memlük Sultanına durumu bildirmeleri üzerine Taraklı Halil ve Karaca Bey Kahire;ye çağrıldı. Görüşmeler neticesinde Karaca Bey tercih edilerek kendisine Türk menlerin reisi olma beratı verildi (3)

Dulkadir beyleri, Memlüklu, Osmanlı rekabetinde beyliğin çıkarları doğrultusunda bir siyaset izlediler. Yavuz Sultan Selim, Dulkadir Beyliği;nin başına Şehsuvar Bey;in oğlu Ali Bey;i tayin etti. Bu sırada Yavuz, Mısır seferine çıktı. Bu seferde Osmanlı ordusuna yardım ve öncülük eden Ali Bey, 1516 Merc-i Dabık, 1517 Ridaniye savaşlarında kendisine bağlı 5000 atlı Türkmen ile savaşlarda bilfiil çarpıştı. 1519daki Celali isyanları başta olmak üzere, Anadoluda baş gösteren bir çok isyanın bastırılmasında önemli katkıları olan Ali Bey, bu hizmetinin karşılığını Osmanlılar;a başını vermekle ödedi. Çünkü onun başarıları, Dalmaçyalı bir Hırvat devşirmesi olan Ferhat Paşa;nın kıskançlığı ve hasedine neden oldu. Devrin padişahı Kanuni;den ferman elde eden Ferhat Paşa, bir bahaneyle Tokat;a davet ettiği Ali Bey;i oğulları ve torunlarıyla birlikte Artova;da öldürttü. (1522) Dulkadir Beyliği Maraş merkez olmak üzere Osmanlı topraklarına katıldı. Dulkadir Beyliği içinde olan Bozok bölgesi de ayrı bir sancak olarak Osmanlılar;a bağlandı.

Dulkadir Beyliği;nin ortadan kalk masıyla, eskiden olduğu gibi mensup oldukları aşiret sistemine dönen o böl gede yaşayan Türkmenler, zaman için de büyük obalar meydana getirdiler. Bu obalardan bir tanesi de Pehlivanlı oymağıdır.

Pehlivanlılar;ın tabi olduğu Bayat boyu, 1520 tarihinde 11 cem oluşmuştu. 1525-1536 yıllarında top lam 31 adet cem sahipti. 1552 tarihinde 53 adet cem oluşan Bayat Türkmenleri, 33 hane, 3 benn 40 mücerred vergi nüfüsuna kayıtlı idi. Bu topluluk, Bayat taifesine bağlı cemaat ler arasında siyasi üstünlüğü ele geçiren Pehlivanlı cem beyi Uğurlu Bey tarafından idare ediliyordu. 1571 tari hinde 268 vergi nüfusundan meydana gelmiş olan bu oba, o zaman adını taşıdığı İlyas Pehlivanın torunu Mehmet ve Davut Kethüda Beyler tarafından idare olunuyordu. 90 hane, 5 benn 111 mücerred vergi nüfusuna kayıtlı olan Çunker cemaatinin de Pehlivanlı ailesinden olması, Pehlivanlılar;ın daha o günlerde büyük bir Türkmen topluluğu meydana getirdiği anlaşılır. Pehlivanlı ünvanı o günden günümüze aşiret mensupları tarafından hala yaşatılmaktadır. Davut Kethüda, kardeşleri Hacı Süleyman ve Timur namıyla anılan kişiler, berat sahibi olup, bunların oğulları da Sipahizade idiler. Kesin olmamakla birlikte, bu berat kendilerine Memluklular tarafından verilmiştir.

Kanuni devrinde 507, II. Selim dev rinde 800 vergi nüfusuna yükselen Pehlivanlı Obası;nın diğer bir kolu da Yeni-il;de barınmaktaydı. 0 zamanlar, Yeni-il;deki Pehlivanlı kolu 410 vergi nüfusuna kayıtlı idi. İki Pehlivanlı oymağı Sivas;ın güneyindeki Yama Dağı eteklerinde yapılan bir toplantı sonun da birleşme kararı aldılar.

Yeni-İl;in vergisi eskiden valide sul-

22-50



tanların Üsküdar;da yaptırdıkları cami ve imaretlerin vakfına ait iken, o gün den sonra Mekke-Medine;ye gönderilen Surre akçesine ayrılmıştı. Bu nedenle, Pehlivanlılar;a ve onlara bağlı oymaklara, Haremeyn-i Şerif aşiretleri adı verilmiş ve Osmanlı fermanlarında bu isimle anılmıştır. Halep Türkmenleri ile Adana, Aksaray, Aydın ve Kırşehir bölgelerinde yaşayan Danişmendli Türkmenleri de Valide Sultan haslarının reayası idi.

Yukarıda da belirtildiği gibi, Yeni-İl Türkmenleri;ne Üsküdar Türkmenleri denilmiştir. Nedeni ise Yeni-İlSultan Süleyman;ın kızı Mihrimah Sultan;ın Üsküdar;daki camii ve imaretine 1584;den sonra ise, III. Murad;ın anası Atik Valide Sultan;ın-(Nurbanu Sultan) Üsküdar;daki camii ve imaretine vakfedilmiş idi. (6)

151 7;de Mısır;ı fetheden Yavuz Sultan Selim, İslam aleminin halifesi seçilmiş, Selim, şükran olarak Haremeyn halkına 200,000 altın, çok miktarda hububat, yiyecek giyecek göndermişti. Her yıl Anadolu;da toplanan vergiler, Üsküdar;daki Valide Sultan Vakfı;na getirilir, buradan Surre Alayları tertiplenip, kara yolu ile Mekke;ye giderdi. 0 günden sonra Anadolu halkının alın teri, Arapın midesine akmaya başladı. Mekke ve Medine;de yaşayan halk, Anadolu;dan gönderilen paralarla iyi bir yaşam sürmeye başlamıştır. Anadolu halkı çalışmayıp halkın sırtından geçinen ve kolay kolay bir şey beğenme yen kişilere ;Kendisini Medine fukarası zannediyor; tabirini kullanmıştır.

Pehlivanlılar;ın şu anda ellerinde

bulunan Yusuf Bey ile başlayıp Abidin, Kara Halit, Kızıl Kenan, Mustafa, Hay dar ve İsmail Bey;le devam eden, soy secerelerini, 1670 tarihli aşağıdaki fer man aynen doğrulamaktadır. ;Üskü dar;da bulunan eski Valide Sultan ev kafından (vakfı) PehlivanI, Cem ve Çakalbayadı, Toğanlıbayadı, Kızılka panlıbayadı, Çönger, Kınık, Tatarilyaslı Kasım ve tabileri cem bundan önce aşiret beyi olan Muslu Bey, zikrolunan aşiret beyliği eskiden beri babadan oğula şanı yüksek berat ile üzerinde iken, adi geçen Muslu, sancak beyi olup, zikrolunan cem işine yetişememekte idi. Zikrolunan cem çöle gidiş gelişlerinde, Araplardan koruyan bir aşiret beyi olmadığından, çöl Arapları taifesi üzerlerine gelip, mallarına ve yiyeceklerine yağma ve talan ile zarar verdiklerinden, üzerlerine bir aşi ret beyi atanmak, ahaliye ve mir mal;a pek faydalı olduğundan, yine Pehlivanlı Cem yerine hak sahiplerin den İsmail kulları, eskiden ola geldiği üzere, aşiret beyi atan ip, zikrolunan cem üzerlerine ödemeleri gereken koyun ve keçi vergisi, otlak vergisi, deve vergisi, muhasebe ve kethudalık işleri, adı geçen Ismail;in marifetiyle görülüp ve eline verilen mühürlü ve imzalı tahrir defteri gereğince, miri mallar zikrolunan İsmail Bey eliyle toplanıp tahsil edilmek ve defter gereğince zikrolunan haslar voyvodası olanlara tamamen ödeyip ve teslim edip, eline mühürlü ve ona göre hareket edilen sened aldıktan sonra, aidat ve havalelik adı ile vergi alınmayıp, içlerinde şer;an ve kanunen vuku bulan cürüm, suç, cinayet ve vergilerden, şeriat ve kanun

22-51

gereğince, sözü geçen Ismail;in marifeti ile görülüp, başka bir kimse hiçbir suretle bunun işine karışmayıp, bundan sonra, zikrolunan Ismail adı geçen cem aşiret beyi olup, gerek miri malları, gerek muhasebeleri ve kethü dalık işleri ve sair hususları adı geçen Ismail;in marifeti ile görülüp, açıklandığı şekilde kendi hizmetine ve aşiret beyliğine başka bir kimse karışmamak üzere, eline şanı yüksek berat verilmesine büyük devlet kapısına arz olundu.

1082. (1670) Pek aciz kulunuz

Yusuf Ağa Halen Darüssaade Ağası

Yeni-il Bayatlarından Çakışlı ve El Beğliler;in Pehlivanlı obasıyla birleşip Pehlivanlı;ya Ahde yazılınca, (Ahde, küçük oymakların büyük ve güçlü oymağın himayesine girmesi.) diğer Türkmen obalarının da güvenlik nedeniyle kendilerine katılmasıyla, Pehlivanlı oymağı, daha da genişleyerek, XVII. yüz yılda büyük bir güç haline gelmiştir. (8)

XVII. yüzyıl başlarından itibaren celali isyanları ve timarlı sipahiliğin gevşemesi ile çoğalan boş timarların iltizama (devlet gelirlerini toplama görevini üzerine alan) verilmesi hız kazandı. Ayanlar, mültezimlik yoluyla bu topraklara ve üzerinde tarım yapan köylü ye adeta hakim oldular. Bu nedenle ayanların gücü geniş sahalara yayıldı ve kalabalık insan topluluğu üzerinde etkinlikleri giderek arttı. Aynı yüzyılın ikinci yarısından itibaren işlediği toprağı terk eden çiftçi ve leventlerin mültezimlik yapan ayanlara sığınması karşısında bunlar, kendilerine bağlı nüfus bakımından da iyice kuvvetlendiler.(9)

İyice güçlenen Pehlivanlılar, Halep bölgesinden ayrılarak XVII. yüzyılda itibaren Sivas;ın güneyine düşen Kangal, Divriği ve Yama Dağlarında yaşa maya başlamıştır. 1688;de kendilerine bağlı birçok oymaklarla Anadoludaki türeyen eşkıyaların tenkiline memur edilmiştir. (10)

XVII. yüzyıl çeyreğinde Osmanlı Devleti;nde meydana gelen iktisadi buhran ve Celali fetreti, Bozulus gibi, Pehlivanlı;yı da etkilemiş, aşiretler yavaş yavaş Orta Anadolu;ya kaymaya başlamıştır.

Osmanlı Devleti İkinci Viyana Kuşatması;ndan önce Türk oymaklarına ordusunda yer vermezken, asker sıkıntısı çekmeye başlayınca, Türkmen oymaklarından ilk kez 1690 yılında asker almaya başladı.

Bu nedenle, Pehlivanlılar ile diğer Türkmen oymakları Avusturya;ya yapılan sefere çağrıldılar. 300 Türkmen askerin başında şu bey ve oba ağaları bulunuyordu. Pehlivanoğlu İsmail Bey, Pehlivanoğlu Hacı Musa Bey, Pehlivanoğlu Battal Bey, Pehlivanoğlu Hacı Abbas Bey, Ayrıca Tatar-İlyaslı Obası Hasan Bey oğlu Mehmet Bey, Şam Bayadı Oba Ağası Ali Bey oğlu Mirza Bey, Kuzugüdenli Oymağı Bey Ağası Biber oğlu Asaf Bey ve Kenan Bey. (1690)

Türkmenler savaşa katıldılar, ancak deneyimleri olmadığı için bir yıl sonra Salankamen Savaşı;nda top ateşine dayanamayarak geri çekildiler. (Ağustos 1691)

1696;da Yeni-İl voyvodası (ağası) olan Pehlivanoğlu İsmail Bey;e bir çok Türkmen obası bağlılıklarını bildirmiş, bundan da güç alan Pehlivanlılar, yukarıda belirtildiği gibi, geçen otuz yıl

22-52



içerisinde batıya doğru ilerleyip, Bozok bölgesine yerleşmişlerdir. Bu aşiretin şimdiki oturduğu köyler, Kırıkkale iline bağlı Abdurrahman Beyobası, Mehmet Beyobası, Hüseyin Beyobası, Kenan Beyobası, Gazi Beyobası ve Battal Beyobası;dır. Orta Anadolu;ya gelip şimdiki Kırıkkale yöresine yerleşen Pehlivanlılar 72 Oymaktan meydana gelmiştir. 24;ü Pehlivanlı Türkmeni, 12;si Çiçekdağı ve Haymana yöresinde oturan Kürt, 36;sı Kırşehir, Keskin, Kırıkkale yöresinde oturan ve Pehlivanlıya Ah- de yazılan Türkmen aşiretleridir.

1 705-1 707 yıllarında, Kütahya, Maraş, Karaman, Sivas valilerine, Aydın, Saruhan sancakları kadılarına gönderilen bir hükümle, bölgelerinde bulunan birlikte ayrılan cemaatlerin Adana;ya gönderilmesinde gayret gösterilmesi emredilmiştir. Bu dağılan cemaatlerin 12;sinin Sivas ve Kırşehir bölgelerinde, Pehlivanoğlu Kenan Bey;in yanına sığındıkları tesbit edilmiş ve bunlar oradan alınarak, Adana Anavarza;ya iskan olunmuşlardır.

Yine 1707 yılında, Adana ve Rakka valilerine gönderilen bir fermanla bir çok Türkmen cemaatinin Münbiç nahiyesindeki boş ve harap yerlere iskan edilerek Rakka mukaatasına bağlanması emredilmekteydi. Ancak bunlardan pek azı Rakka bölgesine yerleştirilmiş, diğerleri ise çeşitli yerlere dağılmıştır. Dağılanlardan 500 hanesi Pehlivanlı torunlarından olup, diğer 500 hanesi Boz-ulus Türkmenlerinden Tabanlı, Danişmendli, Ketişoğlu ve Büyük Salurlu-Küçük Salurlu cemaatleri ile birlikte idiler. (12)

Kırşehir, Kaman ilçesinin Çağırkan köyünü yurt tutan Çağırganlı Türkmenleri de Rakka iskanına tabi tutulmuş idi. Bunlar, iskan yerlerine gitmeyerek, Orta Anadolu;da Pehlivanlı aşiretinin içine karışmışlardı. (13)

Orta. Anadolu;ya geldikleri 1613 tarihinden itibaren, Tecirli aşireti başta olmak üzere, birçok aşiretlerle kavgaya tutuşan, Cerid aşireti, Rakka;ya iskana tabi tutuldular. iskan yerlerini terk edenlerin bir bölümü, Bozok, Kırşehir, Keskin ve Çiçekdağı taraflarına dağıldılar. Kalanlar ise ;giden evlerimiz geri dönmedi; diyerek kaçıp onlara katıldı. (14)

Beylerimiz hatır gönül bilmedi

Ferman idüp yaylağımız vermedi

Giden evlerimiz geri dönmedi

Acep neye varır hali Cerid;in.

Ceridler;in bir bölümü yakalanıp Adana;ya iskan edildi. Bir bölümü ise Yeni İl;e bağlı Pehlivanlı aşiretine katılarak, Pehlivanlı boy beyine emanet edildi.

Aşağıdaki emirname, Pehlivanlı aşiretinin 1 729 yılında Bozok (Yozgat), Kırşehir, Keskin ve Kayseri dolaylarında oturduğunu kanıtlamaktadır.

;İskan taifelerinden Beğdili;ye tabi Döğer, Karakocalı Bozok Sancağı, Kırşehir, Keskin, Kayseri dolaylarında Mamalı, Salarlı Pehlivanlı ve Tabanlı Cem içlerinde olup, lakin bu cem atların bazıları Rakka Perakendesi Mukataası tabilerinden olduklarından ötürü, adı geçen mukataanın bu defa malikane kaydı kaldırılıp ve silinip 1142 (1729) yılı Şubatından, Rakka Valisi tarafından zaptolunmak üzere, eklenmiş ve katılmış olduğundan

22-53

;Bizler perakende mukataasına tabiyiz demelerine bakılmaksızın bulundukları yerlerden çıkartılıp, eyalet ve sancak mutasarrıfları, kadılar ve mütesellimlere, Istanbul;dan tayin olunan mübaşire, aşiret beylerine, vakıf zabitlerine, kethüda ve Yeniçeri serdarlarına, vilayet ileri gelenlerine, Mamalı ve Pehlivanlı, ve diğer aşiretler boy beylerine hitaben yukarıdaki emir tertibi üzere, Divan;dan şerefli emir verilip, kaydolundu1 797;de Pehlivanlı Mahmud Bey, köydeki camii yaptırmıştır. ;Üç tuğlu Mahmud Bey; olarak anılır. Bozok (Yozgat) ayanı Çapanoğlu Mustafa Bey (1 768-1 782) ile birlikte çalışan Mahmud Bey, Çapanoğlu Süleyman Beyin (1 782-1 81 3) yanında Avusturya ile yapılan savaşların birinde Belgrat;ta şehit düşmüş ve oraya defnedilmiştir. Mahmud Bey için söylenen ağıt:

Vakit geçti Belgrat;ta durulmaz

Kalk gidelim beyim ellerimize

Böyle firkat ile gönül eğlenmez

Kalk gidelim beyim ellerim ize.



Çapan beyoğlu da yanım yoldaşım

Hasan Dedem Dinek Dağı sırdaşım

Oğlum Abdurrahman yareli eşim

Kalk gidelim beyim ellerimize.

Pehlivan beyleri yasımı tutsun

Mezarım başında bir top gül bitsin

Bülbül her seherde ahu-zar etsin

Kalk gidelim beyim ellerimize.

Mahmud Beyin Oğlu Haydar Bey, kardeşi Abdurrahman Bey;den küçük olduğu halde babasıyla harbe katılırdı.

Bu seferlerin birinde oğlu Haydar Bey;i kaybedip köye döndüğünde, Abdurrahman Bey, kardeşinin atının babasının yanında boş döndüğünü görüp ;Vay kardeşim şehit mi düştün; diye ağlamaya başlayınca. Mahmud Bey, ;Sus kadın gibi ne ağlıyorsun. Sen de Haydar ol, sen de kal;demiştir. Prof. Faruk Sümer;in dile getirdiği gibi, ;Anadolu;da Türk;ün kaderi böyle idi. vergisi Mekke-Medine;ye gider. Kendisi de, çok defa geri gelmemek üzere, impara torluğun uzak eyaletlerine savaşa gön derilirdi; (15)

Haydar Bey için söylenen ağıt:

Haydar Beyim der ki beyler ağalar

Bir yavruya gönül düştü n;eyleyim

Bir niyetim geri dönüp döğüşmek

Yaralarım el vermiyor n;eyleyim.

Söğüt illerinde yurtları belli

Gidemem sılaya kollarım bağlı

Uğrusuna bendli ön kolu dağlı

Kır atıma binemedim n;eyleyim.

Kim ister ki benim böyle gezdiğim

Alay kurup dört yanıma düzdüğüm

At sürüp de orduları bozduğum

Padişahtan ferman geldi n;eyleyim.

indim Kalehisar;a Kalehisar;ı boyladım

Tuttum Kalehisar valisini bağladım

Firkat geldi ah eyledim ağladım

Yüreğime bir od düştü n;eyleyim.(16)

Merkezi idare, XVII. yüzyılda iç karışıklıklar ve bitmek tükenmek bilmeyen dış savaşlar yüzünden zayıfladı. Bu nedenle bazı vezirlere bir kısım sancaklar arpalık olarak verildi. Buralara umumiyetle bölgesinde egemen yerli

22-54



ayanların mütesellim ve voyvoda olarak atanmaları, bu kişilerin fiziki etkinliklerinin yanı sıra, idari yönden de güç kazanmalarına yol açtı. Ayanlar, suhte ve levent isyanlarında ehl-i örfe karşı asilere destek vererek içtimai nüfuzlarını da artırdılar. 0 günden sonra ayanlar, içtimai, iktisadi ve askeri güçlerine idari yetkilerini de katarak, bölgelerinin merkezle münasebetlerinde en kudretli temsilcileri oldular. Bu temsilcilerden birisi de Pehlivanlılar;dır. (17)

XVIII. yüzyılda Anadolu;daki Türkmen oymakları hakkında incelemeler de bulunan Burckhardt ve Niebuhr;un ortaya koyduğu listelerde Pehlivanlı oymağının yurdu Bozok;ta gösterilmiştir. Yine Niebuhr, Halep;te yaşayan P. Russel;den naklen Ankara-Sivas. arasın daki bölgede yaşayan Pehlivanlılar; ın büyük bir güç olduğunu ve 1766;da 15.000 çadıra sahip olduklarını bildirir. Pehlivanlı oymaklarından bazıları şimdiki Suriye toprakları içinde yaşarlar. Bunlar, Battaloğulları adıyla anılır. (18)

Ergani madeninden elde edilen bakırın, Tokat ve Diyarbakır kalhanelerine nakledilmelerine Pehlivanlı oymağı memur edilmiştir. Aşağıdaki ferman bunun bir delilidir. (19)

Ergani madeni hümayunundan Tokat kalhanesine nühas-ı ham (Ham bakır) nakli içün Yeni-İl kaymakamlığı ahalisinden mürettep şetaratın memuru hamiyetlü Ahmet Ağa bu kere der sa adetten Yozgat tarafına gelmiş ve memuriyetini havi getirmiş olduğu emri ali ile kendisi bu defa ol tarafa gönderilmiş ve şeterat-ı merkumenin sür;at-i sevk ve irsaline derece ehem ve elzem olduğu emr-i lide musarrah ve münderic bulunmuş olup ancak malum-ı şerif- de olduğu üzere şeterat-ı mertebe-i merkumenin vakt;u zamanıyla maden i mezkur tarafına sevk-i ihracı hususu kaimakamlık mezkurun rü;yet muhasebesi sırasında oymak be oymak senede rabt olunmuş ve tarafınızdan ve rüesa yı aşiret taraflarından dahi teahhüd ve bunların ihracı için kol kol meclis azalarıyla maan derun-i mezkur tarafına sevk ile ifa-yı memuriyet olunmuş ol ması me;mul-i kavi olup bu halde matlub hasıl olmuş demek ise de şayet bazı kendini bilmez taraflarından henüz gitmemiş veyahud esna-yı rahda tarik-i makuse gitmiş, veyahud hilaf-ı teahhüd hiç göndermemiş bulunanlar olur ise o makulelerin derhal der-akab sevk ve ihraclarıyla beraber tehirine olanların icabına bakılmak üzere isimlerinin derciyle keyfiyyet tarafımıza iş;arıyla beraber memur muma ileyh oradan Delikli- taş ve Tokat kalhanesi taraflarına ve maden-i mezkur canibine azimet edeceklerinden hiyn-i azimetinden kalma kamlık mezkurun süvari-i muvazzafın dan refakatına dört beş nefer süvari terfik olunarak, eğerçi kendisi bizzat maden-i mezkure kadar girecek olur ise süvari-yi merkumenin birrefeka ma den-i mezkure kadar gitmek şayet kendisi gitmeyüp Deliklitaş;tan avdet idecek olursa, yedinde bulunan emr-i aliyi süvari-yi merkumenin biriyle oradan maden-i mezkure müdiri tarafına göndereceğinden, buraların süvari-yi merkumeye lisanen tenbih kılınmış, hususuna himmet ve memur muma-ileyh Deliklitaş tarafında olan memurun yedinde bulunan defteri kendisinde olan defterle tatbik edeceğinden buralarının

22-55

tarafınızdan dahi memur muma-ileyhe iş;arına hasseten ruyet eylemek siya kında şakka-i mütehalisa tahrir ve tesyir kılındi. 27 Safer 1274 1857.

Valiyi Eyalet-i Ankara

Mühür: Seyyid Ali Rıza

Abdurrahman Beyin Bolu;ya Sürgünü

Bir anlaşmazlık sonucu, Sivas Mutasarrıfının emriyle beyliği elinden alınıp Bolu’nun Düzce ilçesine sürgün edilen Abdurrahman Bey, burada kaldığı dört yıl içinde çok ıztırap çekmiş, buranın havasına dayanamayan Abdurrahman Bey;in ailesinde bazı ölümler meydana gelmiştir. Kırıkkale yöresinde oturan, Karakoyunlu Türkmen Ağa;sı Mehmet Kahya;nın İstanbul;a gidip Rüstem Paşa;ya ricasıyla, Abdurrahman Beyin aşiret içine geri dönmesi sağlanmış, beylik, Abidin Bey;den alınarak tekrar Abdurrahman Bey;e iade edilmiştir.

Karakoyunlu Türkmenlerinden Mehmet Kahya Abdurrahman Beyin Bolu;ya sürgün edilmesine aşağıdaki ağıdı söylemiştir:

Durdurmadık şu Sivas;a gideni

Faydası yok ellerimiz boş döndük

Bey gideli avı kuşu unuttuk

Elim varıp kuşa öskün vuramaz.

Sivas defterdarı sen binler yaşa

Yine bize günah etti Kör Paşa

Teselli veremem yarana eşe

inşallah tez gelir çok bir ıramaz.

Hele bakın şu Sivas;ın kahrına

İnanmayın o Hamza;nın mührüne

Saldılar beyimi Düzce şehrine

Suçu olsa gittiğini aramaz.

içimizde ihtiyarın birisi

Adın demem pezevengin halisi

Emaneti sana Bolu valisi

Varan aslan her ülkede türemez.

Hele bakın şu Sivas;ın nazına

Bakan yoktur Hasan Bey;in yüzüne

Kara haber gitti Cerit kızına

0 da kederlenmiş zalma duramaz.

Tutuldu kaza-im oldu dilim

Gitti Hacı İsmail kırıldı kolum

Yollara bakmasın Adile Hanım

Bir vakit de Beyin yüzünü göremez.

Mehmet;im ebter yüreğim yare

Mukadder Mevla;dan buna ne çare

Var Rüstem Paşa;ya sarıl bir kere

Başka vezir bu yarayı saramaz. (20)

Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile Pehlivanlı Halit Bey;in İsyanı

1826;da Yeniçeri ocağı;nın II. Mahmut tarafından kaldırılması, 1827 de Navarin olayı, 1829 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlı Devleti;ni büyük bir mali krize ve otorite boşluğuna sürüklen mişti. Bundan yararlanmak gayesiyle Mısır;da entrikalar çeviren Kavalalı Mehmet Ali Paşa, buradaki valileri tedirgin etmiş ve nüfuzunu iyice arttırmış, Babıali onu Mısır valiliğine atamaya mecbur kalmıştır.

İsyana bahane arayan Mehmet Ali Paşa, Oğlu İbrahim Paşa kumandasında karadan ve denizden 30.000 kişilik bir orduyu Anadolu;yu istila etmek maksadıyla Suriye;ye gönderdi. (21)

Yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı, devletin mali bünyesi sarsılmıştı. Bu durum, hükümetin, yoksul Ana-

22-56

dolu halkından daha fazla vergi, asker ve mühimmat istemesine neden oldu. Voyvoda ve mütesellimler, isteği karşılayamayan halka baskı yapmaya başladı. Baskılar, halkın devlete olan güvenini sarstı. Anadolu;da yer yer isyanlar başladı. Rize ve Hopa;da Tuzcuoğulları isyanı, Kastamonu;da Tahmiscioğlu ve Aydın;da Atçalı Kel Mehmet isyanı, bunların en önemlilerindendir. Halk bu isyancıları kurtarıcı gibi görüyor, asilere yataklık ve yardımda bulunuyor, bazen de bunlarla birlikte isyana katılıyordu. Pehlivanlı aşiret beyi Hacı Halit Bey;in isyanı da bu ortam içinde ortaya çıkmıştır. (22)

Halit, Bozok sancağına bağlı Pehli yanlı aşiret beyi iken, devlet adına halkta topladığı parayı gasbettiği gerekçesi ile, Bozok sancağı mutasarrıfı Salih Paşa tarafından yakalanıp hapse atıl dıktan sonra, Kastamonu;ya sürgün edilmiş idi. Bir yolunu bulup Hicaz;a firar eden Halit Bey, bir müddet sonra Şam;a gelmiştir. Mehmet Ali Paşa;nın oğlu İbrahim;in Haziran 1832;de Şam;ı işgali sırasında burada bulunan Halit Bey, İbrahim Paşa;yla yakın temas için dedir. Hatta birlikte hareket etmektedirler. (23)

Suriye;yi ele geçiren Kavalalı İbrahim Paşa, Temmuz 1832;de Belen;de Hüseyin Paşa kuvvetlerini yendi. Bu suretle Urfa, Adana ve Maraş, İbrahim Paşa;nın kontrolüne girdi. Mısır ordusu Anadolu içlerine ilerleyip Konya ve yöresini kolaylıkla işgal etti.

İbrahim Paşa ile Halit Bey;in sistemli bir şekilde yaptırdığı propoganda, Anadolu halkını merkezi hükümetten ayırmıştı. Halit;in Pehlivanlı aşiretinemensup olması da bu propogandanın halk arasında çabuk kabul görmesinde önemli rol oynuyordu. Anadolu;yu kendisine tabi kılmak isteyen İbrahim Paşa, Çankırı ve Bozok mütesellimliklerini, Yeni-İl voyvodalığını Halit Bey;e vermiş, Halit, bu bölgelere emirnameler göndermeye başlamıştı.

Bu sıralar, Pehlivanlı aşireti içine dönen Halit Bey, aşiret içinde beylik konusunda anlaşmazlığa düşerek, karışıklığa neden olduğu için, Bozok mütesellimi Şakir Bey tarafından yakalanıp ikinci kez hapse atılmış idi. Kapıcıbaşı Şakir Bey, Çapanoğlu Süleyman Bey;in kethüdalarından birinin oğludur. Halit;in Şakir Bey;in emriyle hapse atılmasına yakılan ağıt:

Şakir Efendi dedim geldim yanına

Bu iş yakışır mı senin şanına

Nasıl zincir taktın iki koluma

Ben bir bey oğluyum eller utansın.

Kalaba da benim gönlüm kalaba

Tüfeğimi koydurdular dolaba

Bilse idim gider idim Halep;e

Ben bir bey oğluyum eller utansın.

Şakir Bey derler de boyuma baktı

Demir puhaları koluma taktı

Olanca tüylerim ayağa kalktı

Ben bir bey oğluyum eller utansın. 24

Bir yolunu bulup ikinci kez hapiste kaçan Halit Bey, Konya tarafına gitmiştir. Mehmet Paşa, Halit;in boş laflarına aldanarak, tutuklamayıp, serbest bırakmış, ayrıca kendisine Aşiret beyliğini iade etmişti. Bu durum ise Rauf Paşa tarafından İstanbul;a bildirilmiştir. Ha-

22-57

lit;in önceki yaptıklarını dikkate alan Babıali, Ordu;yu Hümayun gelinceye kadar, Rauf ve Mehmet paşalar vasıtasıyla Halit Bey;i oyalamak maksadıyla, beyliğine dair kendisine düzme kağıtlar gönderilmiştir. Halit, Ordu;yu Hümayunun Konya;dan Akşehir;e çekilmesi sırasında, İbrahim adlı bir şakinin yanına gitmiş, başına bazı çapulcuları toplayıp, kendi aşireti başta olmak üzere Kırşehir, Nevşehir, Niğde ve Yozgat (Bozok)ı talan etmiştir.

Devlet, bu ayaklanmayı bastırmak için, Kayseri mutasarrıfı Osman Hayri Bey ile Bozok mütesellimi Şakir Beyi tayin etmişti. Trabzon ve Sivas valisi Seyyid Osman Paşa, Konya;daki Osmanlı ordusuna katılmak üzere Kayseri;ye geldiği günlerde, isyan nedeniyle bu yöreler oldukça karışıktır. Yörede yaşayan halk, asileri tuttuğunu, dolayısıyla ordunun buradan ayrılmasının doğru olmayacağını Osman Paşa merkeze bildirmiştir.

Yozgat sancağını ele geçiren şaki Halit Bey, bir gece yarısı Yozgat;a girmiş ve kendi adamı olan Aksaraylı Hacı Bekir adlı birini şehre mütesellim atamıştır. Seyyid Osman Paşa, 4 Ocak 1833 tarihli Kaimesinde (uzunca bir kağıda yazılan buyruk) Halit;in Yozgat;a girişini şöyle açıklar.

;Adı geçen şaki Halit, şehre girip bir mütesellim atayarak, fazla asker ile Yozgat;ı işgal etmişti. Buranın ahalisi dahi hainlere meyil ve taraftarlık ederek kötüleri şehrin içine davet etmişlerdi. Bu olanlar, bir haber çerçevesinden Yozgat mütesellimi Şakir Bey tarafından merkeze ihbar edilmiştirOsman Paşa;nın şu Kaimesi de Halit;in bu bölgelerde nasıl korku ve dehşet saçtığının bir kanıtıdır.

;Önceden de bildirildiği üzere, Hain Mısırlılar ile gelen Pehlivanlı Halit adıyla bilinen şaki, bu havaliye gelip kötülük ve fesat edip, başına bir takım eşkıya toplayıp, Gümüşkane Ma;deni? (Keskin) Pehlivanlı aşireti ile Bozok sancağının çoğunluğunu istila etmişti. Bozok mütesellimi Şakir Bey, Kayseri mutasarrıfı Osman Hayri Paşa;dan yardım istemiş, Osman Hayri Paşa;ya bağlı asker, top ve mühimmat ile Şakir Bey burayı kuşatmaya başlamıştı. (25)

İşgal ve korku nedeniyle Ürgüp;te İbrahim Paşa ve Halit;i tanıyan şehirler arasındaydı. Seyyid Osman Paşa, burayı asilerin elinden almak için kuşatmıştı. Ürgüp;e ait Kaime;de olay şöyle anlatılmaktadır: ;Ürgüp kasabası halkı da Mısır;da gelen asilere tabi olmuşlardı. Bölgenin arazisi Çetin ve taşlık olup, halkı çok kalabalık olduğundan, bir çatışmada büyük kayıplar verilmesinden korkulduğu için, memurlar vasıtasıyla yöre halkına nasihatler yazılıp gönderilmişti. Yazıyı getiren memurlarımız, yöre halkı tarafından büyük bir cesaretle zor kullanılıp dövülmüş ve kovulmuştu. Üç defa ikazdan sonra, adı geçen kasabanın üzerine varılıp bu defa dahi halkın söz dinleyeceği düşüncesi hakim iken, halk kasabanın dışına yatıkları mevzi ve siperlerde saklanmış idi. Askerlere muharabeye teşebbüs emri verilme ile, on beş dakika dayanma gücü kalmayıp darb ve zor kullanılarak kasabaya kolaylıkla girilmiş idi. Elebaşları olan 50-60 kişi, kılıç ve silahlarıyla derhal yakalanıp zincire vurulmuştu; (26)

22-58



Ürgüp;te geri çekilen Halit, buraya iki saat mesafedeki Uçhisar;a dört bin kadar eşkiya sevketmişti. Halit, burada da tutunamayıp yenilmiş. Nevşehir;e gerileyen Halit, burada tutunmaya çalışmış, fakat askerimizin üzerine gelmesiyle direnme gösteremeyip askeriyle birlikte Aksaray tarafına gitmiş idi. Hiçbir direnmeyle karşılaşmayan Osman Paşa, 8 Ocak 1833 gecesi ordusuyla Nevşehir;e girmiştir. (27)

Aksaray, Ortaköy üzerinden Kırşehir yönüne giden Halit Bey, Ekecik Dağı eteklerinde saklanan Delibaş Me med adlı eşkiya ve adamlarını yakalayıp bunların halktan ve kervancılardan gasbettiği malları yöre halkına dağıtmıştır. Kuruağıl köyünden eğlenip Kesikköprü;den geçtiği anda burada pusu kuran hükümet kuvvetleriyle çarpışmış, onları yenerek Kırşehir;e yönelmiştir. Kendi aşiretini istila etmek isteyen Halit Bey, askerlerine ;Savaşmak için karşınıza çıkan Pehlivanlı atlılarının oyununa gelmeyiniz. Onlar, sizi öyle bir bölgeye çeker ki hepiniz bu sarp yer den mahvolursunuz tenbihinde bulunmuştur. Direnmeyi kıran Halit, kendi aşiretini ikinci kez istila etmiştir. Bu olay hakkında söylenen bir ağıt: (28)

Halit Bey derler de değmesin nazar

Aşiret içinde koç gibi gezer

Elinde kargısı ordular bozar

Olur mu Halit Bey böyle olur mu?

El bağlayıp divanında durur mu?

Atımı sürdüm de Deveboynu;na

Gafil düştüm Halit ;in oynuna

İpek kaftanımı basın koynuma

Olur mu Halit Bey böyle olur mu?

El bağlayıp divanında durur mu?

Söyleyin Pehlivan beyleri gelsin

Ordular bağlayıp önümde dursun

Bekir Bey önünde çarhacı olsun

Olur mu Halit Bey böyle olur mu

El bağlayıp divanında durur mu?

Yusuf Beyim konağında oturur

Hüseyin Bey düşmanını bitirir

Alaylar bağlayıp sürer getirir

Olur mu Halit Bey böyle olur mu?

El bağlayıp divanında durur mu?

Bilse idim ben giderdim uzağa

Şakir Bey düşürdü beni tuzağa

Kurban olsun elli paşa, yüz ağa

Olur mu Halit Bey böyle olur mu

El bağlayıp divanında durur mu? (29)

Diğer yandan Niğde mütesellimi Mehmet Ağa, kendisine bağlı bir kuvvetle Kayseri;den hareket etmiş, Niğde;ye gelmiş, fakat halk, Halit taraftarı olduğundan Mehmet Ağa;yı şehre sokmamıştı. Arazisi taşlık ve zor olduğundan, teslim olmaları için haber yollanmasına karşılık, çokluklarına güvenen halk, şehrin dışına hendek ve siper kazarak direnmeye başlamışlardı. Ordunun üzerlerine gelmesiyle çabuk bozulup şehrin içine doğru kaçmaya başlamışlardı. Peşi sıra giden askerlerimiz, ileri gelen kırk elli kişiyi idam edip şehri ele geçirmiş idi; 30)

Yozgat, Kırşehir, Nevşehir ve Niğde yörelerini talan eden Halit Bey, 1833 Mayısında padişahla Mısır valisi arasın da imzalanan Kütahya Anlaşması gere ğince Anadolu;da gücünü kaybeden İbrahim Paşa ile Halep;e gitmiştir. Ya-

22-59

kınlarının anlattığına göre, halkta gasbettiği altınları 20 deve, kırk katıra yükleyip götürmüş, bu parayla büyük çiftlikler satın alıp Halep;te yaşamını sür dürmüştür. (31)

Pehlivanlı Abidin Bey

Kırıkkale Kenanbeyobası Pehlivanlı Türkmen aşiretinin reisi Abidin Bey, yazın Uzun Yaylada yaylarken Avşar beyinin kızını görür beğenir ve ister. Kız, ;Dağın tazısı ovanın ceylanını alamaz; der Abidin Bey;e varmaz ve bir de dörtlük söyler:

Ceylanı avlamaz dağın tazısı

Obaya yazılmaz alın yazısı

Avşarın bunca yiğidi varken

Türkmen;e mi gider emlik kuzusu.

Abidin Bey, Avşar kızına şu dörtlükle karşılık verir.

Türkmen oğlu derler inadım inat

Kız seni alırım muradım murat

Yedi Avşar gelse gene vazgeçmem

Altımda kişniyor al benli kır at.

Abidin Bey, Avşar-ı basar ve kızı kaçırır. Gerdek gecesi Abidin Bey kıza, ;Dağın tazısı ovanın ceylanını nasıl avladığını gördünmü; der. Kız, ;Kar yağdı keriz avı oldudiye cevap verir. (32)

Abidin Bey, Kırşehir, Çiçekdağı Türkmen Tülek aşiretinin reisi Tülek Hasan Bey;in çadırında misafir iken, Avşarlar Tülek aşiretinin oturduğu bölgeleri basar ve soyarlar. Bu sırada Tülek Hasan;a haber ulaşır. Tülek Hasan, Abidin Bey;eSenin kayınların Avşarlar aşiretimizi talan etmişler deyince, Abidin Bey, hemen atına atlayıp sürer. Bu sırada başındaki fesi yere düşer. Fesi almak için geri döndüğünde aşirette yaşlı bir kadın ;Abidin Beyim gitme, bizde fesin düşmesini uğursuzluk sayarlar; der. Abidin Bey dinlemez. Yanına aldığı Hasan Bey, Zülfikar ve Deli Hacı Osman ile birlikte, kalabalık atlıdan oluşan Avşarlara yaklaşırlar. Hasan Bey, kavgaya girmeyi istemez. Bu işi Tülek aşiretinin çözmesini söyler. Abidin Bey,;Hasan, gözüyün ağı yine bir karış büyüdü; diye kızar. Avşarların başı Kıçı Büyük Ismail, ;Eniği ağzında giden kurda dokunulmaz, sonra Avşar kızı dul kalır gelmeyin; der. Abidin Bey dinlemez, elinde kılıcı ileri atılır. Avşarlar dolma tüfekle Hasan ve Deli Osman;ı yaralayıp, Zülfikar ve Abidin Bey;i vurup öldürürler. Yiğit, mert, yakışıklı 33 yaşındaki genç Abidin Bey;in ölümü aşirette büyük üzüntü yaratır ve bu olaya bir çok ağıtlar yakılır.

Yetmemiş kılıcı tavsımış yayı

Önünde kaçıyor Avşar;ın beyi

Kör Avşarlar vurmuş Abidin Beyi

Şimdi yalan oldu kime ne deyim

Abidin Bey vuruldu kime ne deyim.

Kalleş Tülek Hasan yelledi bizi

Kanıma gark oldu yaylanın düzü

Bana ağlasın da dayımın kızı

Şimdi yalan oldu kime ne deyim

Abidin Bey vuruldu kime ne deyim.

İnsafa gel dayım oğlu insafa

Kucağımda pek küçüktü Mustafa

Üç sene dokuz ay sürdüğüm safa

Şimdi yalan oldu kime ne deyim

Abidin Bey vuruldu kime ne deyim. (34)

Arşivimizdeki Osmanlıca el yazma

22-60

bir defterde, Aşık Osman ve Aşık Diyarı tarafından Abidin Bey için söylenen iki ağıdın mısraları şöyledir:

Sana ruhsat verdi Müşir Alişan (*)

Fethet aduları meydan senindir

Ziyr destine aldığın gündü Kürdistan

Avşar beylerinde hicran senindir.

Hep eli kargılı yiğitler sende

Hem aslan heybetli durur divanda

Deli Hacı çarhacıdır önünde

Hamle eder düşmana ceylan senindir.

Alnında yazılan gelir serine

Namın gitti Hindistan;a Kırım;a

Çöldeki hasetleri sürdün Urum;a

Ağlaşır analar figan senindir.

Mevlam ruhsat verdi açıldi bir bab

Dört kitabı kelam hem ali cenab

Buyrultular gelir hep sana hitab

Görülür davalar divan senindir.

Havfını çekiyor şol Kozan Dağı

Eridi kalmadı yürekte yağı

Alem sana mahal görür üç tuğu

Elmas cevahirli nişan senindir.

Pehlivan oğlusun ocağında kadim

Heybetin alidir ismin Abidin

Barışık etme küffarı bi-din

Erzurum, Ahıska ibret senindir.

Hamle ettin düşmana Seyyidi Battal

Erenler şahbazlar Urum;a kıtal

Olunca efendim bir cengi cidal

Kolcular destinde meydan senindir.

Meydana çıkınca gözler kamaşır Zahmını yiyenin dili dolaşır

Halil Bey, Musa Bey imdada ulaşır Vurun şahbazlarım diyen diller senindir.

Mubarek cenabın gayetten cesur

Nice düşmanları eyledin esir

Bu Osman kulundan var ise kusur

Affeyle efendim bigane senindir.
II
Bu fenayi dünyanın üstüva binası

Bir ateş düşürdün cihana beyim

Padişaha malum değil bir tanesi

Takdirde bu imiş bahane beyim.

Öldüğünde işiten candan usandı

Adalet tahtında padişah pendi

Sarı perçem al kanlara boyandı

Gençlikte hayıftır bu cana beyim.

Kara Bey, Muslu Bey hayfını güder

Şakir Bey kan döküp zari zar eder

Gam gussaya kaldı şimdiye peder

Yeniden düşürdün figane beyim.

Her demde vezirler eylerdi hürmet

Hasan Bey yolunda ser verir helbet

Kaçma Tülek Hasan aman muhanet

Elden mi verdiler düşmana beyim.

Yok imiş hiç kimse kavgasına sak

Sipere durmuşlar menzili uzak

Pehlivan Oğlusun vurdu bir çıplak

Elbette duyulur sultana beyim.

Padişah nüfuzu gibi geçer taşa

Emrinde matbuun din islam haşa

Duyunca döğündü ki nice paşa

Aldırır Kozan;ı tufana beyim.

22-61

Böyle yiğit gelmez gayri dünyaya

Bulunmuş torun gayretin saya

Yükünü yüklenmiş bir arabaya

Dediler geliyor vatana beyim.

Her ana doğurmaz böyle bir fettar

Üç yüz çiftçisi, üç yüz köle var

Hayli çabaladı yedinde zülfikar

Ser verdi yoluna kurbana beyim.

Mısır ülkesinde birikti zatlar

Beyime çırak çıkardı verdi hilatlar

Tavlada kişneşir küheylan atlar

Söylemez dilleri ki yana beyim.

Bu Anadolu;da var mıdır dengi

Gonca güller soldu kalmadı rengi

Haym Avşar nasıl çektin tüfengi

Getirdi ne yandan niş beyim.

Harameyn ilinizde kır atlar

Dört atlıdan kaçar iki yüz tüfekler

Mavi şalvar giyer samur da kürkler

Şiddeti gösterir aslana beyim.

Beş yüz adam olsa bir beyim kalsa

Sadık oğlu Osman çarhacı varsa

Hasan Bey gibi dört dahi olsa

Kızıl kan döktürür fermana beyim.

Yiğit batman döğer olur mu narhı

Yiğitlikte zira bulunur farkı

Hasan Bey karıştı elinde kargı

Bölük bölük böldü bir yana beyim.

Hazreti Ali gibi verdim bir yiğit

Dünyası ahreti ki olsun mucit

Nişanına buyurdu ol Sultan Mecit

Düşürür katilini fernana beyim.

Yiğit ölür amma methi de gitmez

Kapandı gülşenler bülbüller ötmez

Mustafa Bey küçük aklı da yetmez

Onu ısmarladı Yezdana beyim.

İnşallah mekanı cennette bağa

Bir kavga olmadı ki soldan sağa

Muhammed Bey obasında ol Ali
Ağa
Getirir hasmını imana beyim.

Lokman Hekim gelse yoktur ilacı

Mevlam rahmet etsin bu goygun acı

Torun torununun Oğlu da Hacı

Gözleri üşküflü şahane beyim.

Çifte konakları döşeli minber

Kara Bey efendim yerinde cevher

inşallah yurdunu tuta Bey Haydar

Kötülük getirmez bu şana beyim.

Sordum ki sinini otuz da çağlı

Düşmana at katar kılıcı zağlı

İsmi Abidin Bey Pehlivan Oğlu

Bu öc kalmaz bir gün düşmana beyim.

(*) ;Müşir Alişan; sözcüğü şahıs adı olmayıp, bir kurumun adıdır. Kanuni döneminden başlayarak illerde birer ;Alişanlık; kurulmuş idi. Bu makamlara bölgesine egemen yerli beylerden şahıslar atanmıştır. Atanan yerli feodaller, vergilerin toplanmasında, halkın askere alınmasında valilerin sağ kolu olmuş, ayrıca asayiş konularında da şehirlerde oturan asıl valilerin işlerini kolaylaştırmışlardır.

Pehlivanlı Karaca Bey ve Osman Efe

1900 -1906 yıllarında Konya, Beyşehir yöresinde türeyen eşkiya Osman

22-62

Efe, başına topladığı adamlarıyla Konya, Ankara, Kayseri, Çorum, Nevşehir, Niğde, Aksaray, Yozgat ve Kırşehir;de soygun yapıyor, yol kesiyor, köy basıyor ve kervancılarda haraç alıyordu.

İstanbul Hükümeti, halktan ve askerden birçok insanı katleden Osman Efe;yi yakalamak için Çapanoğlu;nun nüfuzundan yararlanmak istemiştir. 0 sıralar Yozgat;ta Tabur Ağası olan Kes kin kazası Pehlivanlı aşiretinden Abdurrahman Bey;in Oğlu Yüzbaşı Karaca Bey, Osman Efe;yi yakalamak için görevlendirilmişti (36) Bir çatışmada Karaca Bey, Osman Efe tarafından ayağından vurulmuştur. Yarasının neşterle temizlendiği sırada of bile demeyen Babayiğit, yakışıklı ve cesur Karaca Bey;e dok tor hayret eder. Karaca Bey ile Osman Efe arasında geçen olaylar, Öyküleriyle Türküleriyle Kırşehir Ağıtları ve Destanları; adıyla yakında çıkacak eserimizde detaylarıyla anlatılmıştır. (37)

Çapanoğulları ve Pehlivanlılar

Çapanoğulları Orta Anadolu;nun en nüfuzlu ayanlarındandır. Yazılı kaynaklarda bunlar hakkında detaylı bilgi mevcuttur. Biz burada Çapanoğulları ile Pehlivanlılar diyaloğunu dile getireceğiz.

Kırım;dan başarı kazanamayan Mikdat Ahmet Paşa;nın baskısı neticesinde Amasya ayanları 1778 yılı sonlarında Çapanoğlu Mustafa Bey;e sığınmışlardı. Kendisinden aşağı idari bir makamda oturan Çapanoğlu Mustafa;nın direktifleri, Ahmet Paşa;yı oldukça kızdırmıştır. Bu nedenle, Ahmet Paşa, Canikliler ile birlik olup Çapanoğlu;nun topraklarına saldırdı. Alaca;ya kadar ilerleyen Canikli kuvvetlerine direnen Mustafa Bey, Pehlivanlı kuvvetlerinin gelmesiyle hucuma geçerek, 12 Eylül 1 779;da Zile yakınındaki Geldiklan mevkiinde onları yenilgiye uğrattı. (38)

Mustafa Bey, Pehlivanlılar;ın katkılarıyla 1 776;dan beri Canikliler başta olmak üzere, bölgede sürdürdüğü mücadeleyi kendi lehine çevirmesini bilmiştir. Elde ettiği bu başarılar sonunda da İstanbul;a nüfuz ve itibarını kabul ettirmiştir.

Şam isyanı

Cezzar Ahmet Paşa, 1 782;de Akka;yı tahkim ederek oraya yerleşmişti. Babıali kendisini Bosna valiliğine nakletmek istemişse de Dürzidağı yöresindeki karışıklıklar nedeniyle Paşa, yerinde bırakılmıştır.

Bu sıralar, Yusuf ve Emir Ahmet adındaki iki kardeş, Lübnan emirliği için birbiriyle kıyasıya mücadele ediyordu. Cezzar Ahmet Paşa, Yusuf;u himaye ederken, Şam valisi Azım-zade Ahmet Paşa da Emir Ahmet;i destekliyordu. Cezzar Ahmet Paşa;nın yardımıyla Yusuf kardeşine galip gelmiştir. Ahmet Paşa;nın vefatından sonra Şam valiliğine Derviş Ahmet Paşa atanmış, paşanın beceriksizliği yüzünden, bölgede yaşayan bazı Arap kabileleri yağmacılığa başlamıştır. Hatta Anadolu;da giden Hacılar, o yıl yolculuk sırasında bu yağmacılardan çok sıkıntı çekmiştir.

Babıali buradaki isyanı Çapanoğlu;na havale etmiş, o da Pehlivanlı Halil Bey;i isyanı bastırmakla görevlendirmişti. Aşiretten toplanan bin kadar atlıyla Şam;a giden Pehlivanoğlu Halil
22-63
Bey, önce asilere saldırır gibi yaparak onları üzerine çekmiş, aniden geri çekilerek, dar bir boğazda asileri topyekün imha etmiştir.

Bu başarılarından memnun kalan Babı Çapanoğlu;ndan o yıl Pehlivanlı aşiretinden vergi almamasını emretmiştir.

Pehlivanlı Adının Kaynağı

Istanbul;un et ihtiyacı genelde Anadolu;daki göçer Türkmen aşiretlerinden karşılanıyordu. Mühimme Defterlerinde konu hakkında geniş bilgi bulunmaktadır. ;1755;te Istanbul;da mey dana gelen et sıkıntısını gidermek için Bozok sancağı voyvodalığı Çapanoğlu Ahmet Ağa;ya verilmiştir; 1755 tarihli vesika, bir örnek teşkil etmesi için buraya alınmıştır. Aslında bu gelenek yüzyıllara dayanır.

Aşirette derlediğimiz bilgilere göre, bir sonbahar günü Istanbul;a sürü götüren Pehlivanlı obasından iki kardeş, çayırda padişahın huzurunda yapılan bir güreş müsabakasına izleyici olarak katılmışlardı.

Dış ülkeden (Rus) gelen bir pehlivan, saray pehlivanlarını birer birer yenip yenilmezliğini ilan etmişti. Bu sıra da, ortaya çıkan pehlivanlı kardeşler den birisi, bu pehlivanla güreşeceğini bildirdi. Bir oyuna kalkışmadan yabancı pehlivanı tutup sırtını bir anda yere vuran pehlivanlı genci, Padişah, huzuruna çağırtıp, ;Dile benden ne diler sen; demiş, o da ;Canıyın sağlığını ve devletiyin bekasını isterim demiş Padişah, ;Aşiretinizin adı Pehlivanlı olsun, fermanım gereği sen de bu aşirete bey olasın; demiştir. Pehlivanlı aşiretine mensup bazı aileler sonradan ;Özbek; soyadını almışlardır.

Il. Mahmut Tarafından Verilen Pehlivanlı Aşiretine Ait Ferman

Mefahirü;l-Kuzat vel-hukkam me adin;İ-fazı;ı ve;l-kelam zikr-i ti tımarların havi olduğu kazaların kadıları ve naibleri zide fazluhum ve kıdvetül emacied vel a;yan Kırşehir Sancağı mütesellimi ;. zide mecduhu ve mefahi rül emasil ve;İ-akran çeribaşılar zide kadruhum tevki-i refi-i hümayun vasıl olıcak malum ola ki Rumeli ve Anadolu eyaletinde kain bilcümle sabi ve mütekaidinin mutasarrıf oldukları zeamet ve tımarlar tahkik olunan hususiyetlerine göre beher sene hums-ı şer;i cebelu letlerinin asakir-i mensure mutasarrıf, na tashihan maktua hazinesine teslim olmasını derkar-ı seniyyem muktezasından ve ol vecihle iki yüz kırk altı senesi... fuhul ve murur eden sene-i merkume bedeliyyeİerinin zeamet ve tımarlar mutasarrıflarından tahsil ve hazin merkumeye teslimi lazımadan olmaktan naşi o makule zeamet ve tımarlardan liva-i mezburda kain yedi aded tımarlar kaseni-i merkume mahsuben lazım gelen humus-ı şert cebeli yedlerine mutasarrıflardan ve mutasarrıfları mevcut olmadıkları halde zeamet ve tımarları hasılatından ve icab ve iktiza edenlerden tamamen ve kamilen tahsil ve teseilüm ve şöhretleri beyan olunarak musarrafa defteriyle maan matud hazinesine irsal ve teslim olunmak üzere suret-i defteriyetle emr-i şerifim isdarı iadesi hususunı müncezden Rical-i Devİet-i Aliyemden ... nazırı iftihar;ül emacid vel ekarim Seyyid Ab-
22-64
durrahman Nafiz dame mecduhu memhur nefer bine inha itmekten naşi mucibince tanzimi hususuna irade-i aliyem tealluk idüp ol vecihle hazine-i mezbure ilmuhaberi verilmiş olmakla sen ki mütesellim muma-ileyhsin, baş muhasebeden ihrac ve derun-ı, emr-i şerifime mevzuan irsal olunan suret-i defter-i natık olduğu üzere liva-i mez kurde kain yedi aded tımar mutasarrıflarının beş bin iki yüz elli kuruş tımarları hasılatından sene-i merkumeye mahsuben iktiza eden bin yüz otuz kuruş hums-i şer-i cebeluyedliy mahallinde mutasarrıfları tarafından ve mutasarrıfları mevcud olmadıkları halde, tımarları hasılatından ve icab ve iktiza idenlerden bir akçesi geriye kalmayarak, marifetin öve marifeti şeri ve çeribaşılar muma-ileyhim marifetiyle tamamen ve serian tahsil ve edalarını mestur kılınmadan yedlerine ruznam çe-i hümayuna senedlerini ita ettirilmek için isim ve şöhretleri mübeyyin musarrafat defteriyle maan dersaadetime irsal maktutat hazinesine teslimi hususuna ziyade i;şa ve def eylemek fermanım olmağın hassa-! iş bu emr-i ceİil-i kadrim isdar ve irsal olmuştur. İmdi vusulunda keyfiyyet irade-i liy yem mantuk-ı emr-i şerifimden malu mun oldukta, fermanım olduğu ve b lada bast-ı beyan ve suret-! hazır-, mez kurda emir kılındığı üzere, liva-i mez burda yedi adet tımar mutasarrıflarının bin altı yüz elli kuruş tımanları hasıla tından seni-i merkumeye mahsuben ik tiza eden, bin yüz otuz kuruş humus-ı şeri cebeluyetleri mahallinde mutasar rıfları tarafından ve mutasarrıfları mev cut olmadıkları halde, tımarları hasıla-

tından icab ve iktiza edenlerden bir ak çesi geriye kalma yarak, marifenin ve marifet-! şer;i ve çeribaşılar muma-iley him marifetleriyle tamamen ve serian tahsil ve kalanından yedlerine eda se nedleri ita ettinilmek için isim ve şöh retleri mübeyyin masrufat defteri yle maan ... der-saadetime irsal ve maktuat hazinesine teslimi hususuna ziyade gayret ve dikkat eyleyesin ve siz ki kuzat ve nuvvab ve Çeribaşılar muma ileyhimsiniz. Siz dahi mucib-i emri şerifimle amel ve hareket eylemeniz babında, Ferman-ı ili-şanım sadır olmuştur. Buyurdum ki, hühm-i şerifimle işbu emr-i şerif varid oldukta, bununla amel edesiz. Alamet-! şerifime itibar edesiz.
Sene 1247/1 831
Mahruse-i Kostantiniyye
KAYNAK
1- İbn İyas, Bada;iüz-zuhur Fi Vaka;i Duhur, 5. 60-64, Kahire, 1956. Ibn Aca, Tarihi Yaşbek, S. 121-1 24. 111. Ahmed Küt. nr. 3057.

2- Tarihi Birzali, Cevahirü;I Sülük, Köp. Küt. nr. 1037, S. 119, a. Prof. Dr. Refet Yinanç, Dulkadir Beyliği, 5. 8-9, T.T.K. Yay. Ank. 1989. Yard. Doç. Dr.

22-65

Hüseyin Özdeğer, Ayıntab Livası, C. 1.S. 10.

3- Prof. Dr. Refet Yinanç. Yard. Doç. Dr. Mesit Elibüyük, Maraş Tahrir Defteri, C. 1. S. XVI.

4- Cen Hafili;İ-vasıt vel-Ey lem;z-Zahir 5. 634, A; Ragıb Paşa Küt. nr. 983, İst. Zuhuri Danışman, Osm. İmp. Tarihi, C. 7, S. 14-15-19, Yeni Mat. İst. 1965.

5- Halep TD, nr. 1040, S. 49-52,1536. Halep TD, nr. 397, S. 804-805,

1552. BOA, Halep TD, nr. 454, S. 854-858.

6- İlhan Şahin, Yeni-İl Kazası, 5. 16-23. Adana Şer;iyye Sicilleri, nr. 21, 5.
71-72.
7- Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, 5. 24, Türkiye Yay. 1964.

8- Katip Çelebi, Cihann-nüma, S.593-594. Faruk Sümer, Bayatlar, İ. Ü.

Ed. Fak. Türk Dili ve Ed. Dergisi, IV, 5.3 74-3 75-3 76.

9- Yücel Özkaya, Osm. İmp.Ayanlık, S. 22, Ank. 1977.

10- Prof. Dr. Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), 5. 246, Türk Dünyası Araşt. Vakfı, İst. 1999.

11- Ahmet Refik, Anadolu;da Türk Aşiretleri, S. 83-84-85-86-87-88-89. Enderun Kitabevi, 2. Bas. İst. 1989.

12- ATA, vs. nr. 195, S. 144-145-146, Sene 1124.

13- MAD, 701,S.4.

14 Cevdet Dahiliye, nr. 14214.

15- Prof. Dr. Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), 5. 247-248. a.g.e.

16 Osmanlıca Elyazma Destan. Ay rıca Bak. Bedirhan Pehlivanlı’nın Soy Şeceresi.

1 7- Prof. Mustafa Akdağ, Türk Hal kının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, 5. 292-293. Ank. 1975.

18- J. Niebuhr, Voyage en Arabie, 5.

336, Amsterdam, 1 776. Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, XVIII. y.y. Osmanlı İmp. İskan Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleşt. 5.133, T.T. K. Yay. Ank. 1991.

19- Cevdet Ts. Dahiliye, nr. 552.

20- Osmanlıca Yazma, nr. 2/13.

21- Zuhuri Danışman, Osm. İmp. Tarihi, C. 11-12, S. 263-264, İst. 1966.

22- Mücteba İlgürel, Pehlivanlı Aşireti Beyi Halid’in İsyanı, İst. Üni. Ed. Fak. T. Dergisi, nr. 23,s. 13-22. 1969. Münir Aktepe, Tuzcuoğulları İsyanı, T. Der. C. 111, Sayı 5-6, S. 21-52, İst. 1953. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kastamo nu’da Tahmiscioğlu Vakası, T. Sem. Dergisi, 1-2, İst. 1 937. Çağatay Uluçay, Atçalı Kel Mehmet İsyanı, İst. 1968.

23- Kaime, Hat. Hüm. Tas. nr.201 42-43, Başb. Arş.

24- Osmanlıca Yazma, 3/23.

25- Kaime, Hat. Hüm. Tas. nr.39746-47, Gen. Kur. Başk. Arş.

26- Kaime, Hat. Hüm. Tas. nr.20142-48.

27- Kaime, Hat. Hüm. Tas. nr.20142.

28- Osmanlıca Yazma, 2/4.

29- Osmanlıca Yazma 2/5.

30- Kaime, Hat. Hüm. Tas. nr.20142-43.

31- Murat Başer, Kırıkkale, Yeniya pan Köyü, 1930 Doğ. İlkokul.

32- Osmanlıca Yazma, 3/3.

33- Bedirhan Pehlivanlı’nın Soy Şeceresi

34- Mehmet Kılıçel, Kırıkkale, Deli ce, Baraklı Köyü, 1940 Doğ. İlokul.

22-66

Murat Başer, Kırıkkate, Yeniyapan Köyü, 1930 Doğ. İlkokul.

35-Aşık Osman ve Aşık Diyari Tarafından Yazılan Osmanlıca Yazma Destan.

36- Osmanlı Dev, ve Bozok Sancağı Yozgat Şb. 700, yıl Hat. Kitabı, 5.

108-109, Mart 2000. Bedirhan Pehlivanlı’nın Soy Şeceresi.

37- Baki Yaşa Altınok, Öyküleriyle Türküleriyle Kırşehir Ağıtları Ve Destanları, Yakında Çıkacak.

38- Mühimme Defterleri, nr. 178, 5.3 7-38.

39- Zuhuri Danışman, Osm. İmp. Tarihi, C. 11-12, 5. 126-127, Yeni Mat. İst. 1966.

40- Dr. Özcan Mert, XVIII. ve Xy.y. Çapanoğulları, S. 28, Kült. Bak. Yay. Ank. 1 980. Ahmed V Meh nü;l-. ve Hak C. 1. 5. 191;1 92, İst. 1219.
22-67


Avşarlar (Afşarlar)
On birinci yüzyıldan itibaren, mühim roller oynamak suretiyle, adlarını zamanımıza kadar yaşatmış Oğuz boyu. Bozokların Yıldızhanoğulları kolundandırlar.
Büyük Selçuklu Devleti'nin kuruluşundan önce, diğer Oğuz boyları ile beraber, Kıpçak çölünde yaşarlardı. 1135-1136 yıllarında, reisleri Arslanoğlu Yakub Bey kumandasında gelerek Huzistan,a yerleştiler. Yakub,dan sonra Afşarların başına Aydoğdu bin Küşdoğan geçti. Şumla lakabıyla anılan bu bey, Büyük Selçuklu Devletinin zayıflamasından faydalanarak, Huzistanda Selçuklu hakimiyetine son verdi ise de, 1159da Irak Selçukluları sultanı Melikşah gelerek tekrar Huzistan.a hakim oldu. Bu devrede, Şumla da Melikşah.ın hizmetine girdi. 1194 yılında, Abbasî halifesi En-Nasır li-Dinillah, veziri İbn-ül-Kassab kumandasında Huzistan bölgesine bir ordu gönderdi. İbn-ül-Kassab, Huzistan.ın başşehri Tuster,i ve birçok kaleleri zaptettikten sonra, Şumla,nın ailesini ve çocuklarını toplayıp Bağdat,a götürdü. Böylece Huzistan,daki, Avşar Şumla ve oğullarının hakimiyeti sona erip, ülke, halifenin topraklarına katıldı.

Diğer taraftan Malazgirt Savaşı'ndan sonra, Anadolu,ya Türkmenlerle beraber göç eden Afşarlar, Selçuklu Devleti,nin uç bölgelerine yerleştirilmişlerdi.

Nitekim, Anadolu,da yerleşim yerleri arasında Avşar adı, Kayılardan sonra ikinci sırada gelmektedir. Bu yer adları, Avşarların, Türkiye,nin fetih ve iskanında Kayı ve Kınıklar gibi birinci derecede rol oynadıklarını göstermektedir. Yine kaynaklara göre, Karamanoğulları Beyliğini kuran ailenin, Avşar boyuna mensup olduğu belirtilmektedir. Osmanlı ve İran tarihinde önemli rol oynayan Avşarlar, Anadolu,ya on üçüncü yüzyılda göç edenlerdir. Bu ikinci göç hareketi sırasında Anadolu,ya gelen Avşarların bir bölümü, Akkoyunlular'ın İran’ı ele geçirmesi üzerine, Mansur Bey önderliğinde İran,a giderek Huzistan,a yerleşti. Anadolu,da kalanlar ise; daha çok Malatya ve Doğu Anadolu,da bulunuyorlardı. Bunlardan büyük bir bölümü, on altıncı yüzyıl başlarında İran,a göçerek Urmiye,den Herat,a kadar olan geniş bir bölgede yerleştiler ve Nadir Şah, 1736da, bunlardan Afşarlar hanedanını kurdu.

İran Afşarları; Mansur Bey Afşarları, İmanlu Afşarları, Alplu Afşarları, Usalu Afşarları, Eberlu Afşarları olmak üzere, başlıca beş büyük oba idi.

Safevî hükümdarı Birinci Şah İsmail, Afşarları sınır koruyucusu olarak Horasan,a yerleştirdi. Safevîler'in zayıfladığı bir dönemde, Afşarların lideri Nadir; Afşar, Celayir ve diğer Türkmenleri etrafında topladı ve İkinci Tahmasp,ın hizmetine girdi. İran topraklarından Afganları çıkarınca, nüfuzu arttı. Sonra İkinci Tahmasb,ı tahttan indirerek yerine Üçüncü Abbas,ı şah yaptı. Kendisini de saltanat vekilliğine getirdi. 1736da da kendi şahlığını ilan etti. 1737de Hindistan seferine çıkarak Delhi,ye kadar ilerledi. Bir suikasttan sonra, idareyi sertleştiren Nadir Şah, Afşar ve Kaçar Beyleri tarafından öldürüldü. Horasan,ı yöneten torunu Şahruh,un ölümünden sonra, İran Afşar yönetimi de sona erdi.

İran Afşarları, günümüzde, Urmiye gölünün kuzey batısında Hemedan, Kirmanşah, Nişabur, Kerman,ın güneyinde dağınık halde yaşamaktadırlar.

Afşarlar, halis Türk olup, İran,dakiler hariç hepsi Sünnî ve Hanefîdirler.

Afşarlar, güler yüzlü, iyimser, hayat dolu, sakin ve terbiyeli insanlardır. Kadınları çok çalışkandır. Ünlü Afşar kilimleri, bu çalışkan kadınların el emeğidir.

Günümüzde yerleşik olmalarına rağmen, bir kısmı, âdetlerini devam ettirmektedirler. Bugün Kayseri,nin Pınarbaşı kazasının merkez nahiyesine bağlı bir kısım köyler ile, aynı kazanın Pazarören nahiyesi köylerinden pek çoğu, Sarız kazası ve Tomarza,nın Toklar nahiyesi köylerinin yarısından fazlası, Avşarlara aittir. Ayrıca Adana,ya bağlı mağara kazası köylerinden Ayvad ve Ağdaş alanı köyleri de, Avşarlar tarafından iskân edildiği gibi, Çukurova,da mevcut bazı Avşar köylerinden başka Kastamonu, Bolu, Muğla, Isparta ve Antalya yörelerinde pek çok Avşar köy adına rastlanır.

KARDUKLAR
Karduklar, Alp Er Tunga Destanı'nı (Afrasyab) yazan Saka/İskit Türklerinin bir boyu. Bugün siyasi mülahazalarla Kürtçülük yapanların iddia ettiği gibi Karduk, Kürtler kelimesine tekabül etmez, Kelime olarak, Kardu (k) Türkçe ;dir. Kaşgarlı Mahmud bunu, zemheri sıralarında su üzerinde yüzen küçük buz parçaları şeklinde izah etmiştir. Ayrıca Kürt kelimeside Türkçe olup Kar yığını anlamına gelir ve küremek fiili gibi Kür kökenlidir.

Retrieved from "http://tr.wikipedia.org/wiki/Karduklar"

Karluklar
İlk olarak, Çin yıllığı T,ang-shu,da (7. asır) zikredilen (Ko-lo-lu) ve adları karlık (kar yığını) manasına gelen Karluklar,ın, Türk soyundan geldikleri ve Göktürkler,in bir boyunu teşkil ettikleri, aynı Çin kaynağında belirtilmiş ve oturdukları saha olarak da, Altaylar,ın batısındaki Kara-İrtiş ve Tarbagatay havalisi gösterilmiştir. On-oklar,ın bir kısmını meydana getirdikleri anlaşılan Karluklar, bu arada üç kabileden kurulu bir birlik halinde bulunuyorlardı (Üç-Karluk). Daha, İstemi Kağan zamanında, Türk hakimiyetinin Hazar'ın kuzeyi ve Maveraünnehir,e doğru genişlemesinde, şüphesiz büyük rolleri olmuştur. 630-680 yılları arasında, diğer Türk boyları, gibi, bunların da zaman zaman Çin,e başkaldırdıkları görülmektedir.
640 sıralarında, Çinliler tarafından mağlup edilerek (650), P-ei-ting eyaletine (Tanrı Dağları,nın kuzey sahası) bağlandılar. Fakat, boya bağlı her kabile, kendi reisleri tarafından idare ediliyordu. Bu haberi veren Çin kaynaklarının, 665 e doğru Karlukların, Çin nüfuzundaki ne Batı ne Doğu Göktürk kanadına bağlı olmaksızın yaşadıklarını kaydetmesi dikkate değer. Evvelce Kül-Erkin unvanını taşıyan Üç-Karluk beyi, bu tarihlerde Yabgu unvanını almıştı ve kuvvetli bir orduya sahip idi.

Daha sonra, Kapagan Kağan tarafından II. Göktürk Hakanlığı'na bağlandığını gördüğümüz Karluklar, Çin,in de teşvik ve tahriki ile Göktürkler'e karşı ayarlanarak şiddetli mücadelelerde bulunmuşlardı. Bilge Kağan,ın ölümünden sonra, tekrar faaliyete geçerek Uygurlar ve Basmıllar,la birlikte, Göktürk Hakanlığı'nın yıkılmasında müessir oldular. Basmıllar hakim duruma geldikleri sırada (742) Sağ yabgu mevkiini alan Karluk başbuğu, Uygur hakanlığının kurucusu Kutlug Kül Bilge zamanında daha üstün sayılan Sol Yabguluğa yükseltildi. Fakat bu Karlukların tamamını temsil etmiyordu. Beş-balık havalisinde oturan Karlukların, kendi seçtikleri ayrı bir yabguları vardı: Ton-Bilge. Ancak Ötüken,de yeni kurulan Uygur hakanlığı, bütün Karluklar tarafından üst tanınıyor ve yabgular, hakana bağlı bulunuyorlardı.

Batıda, Emevi-Arap ilerlemesini durdurmuş olan Türgiş Hakanlığı'nın çöküntüye doğru gittiği tarihlerde, Orta Asya Türk ülkelerinin korunması gibi tarihi bir vazife, bu defa, Karluklar,a düşmüştü. Gerçi Maveraünnehir yine Arapların nüfuzu altına girmiş ve Seyhun ötesinde bazı Arap ilerleme teşebbüsleri görülmüştü, fakat bunda artık eski devir Emevi istilacılığını müşahede etmek müşküldü. Zira, gittikçe hızını artıran Abbasi propagandası, Emevîlerin, imtiyazlı Arap milleti adına fetih, düsturu yerine, bütün Müslümanlar arasında farklılığın kaldırılması ve eşitlik düşüncesini yayıyordu.

Böylece, Arap bakısının iyice hafiflemesi, Çinlileri Orta Asya,da bir iktidar boşluğu husule geldiği zehabına götürmüş, bundan dolayı Çinliler, eski Orta Asya siyasetlerini canlandırarak, Karluklar,ın dahil bulunduğu bölgeye yeniden el koymak istemişlerdi. Bu suretle, neticede meşhur Talas Savaşı meydana geldi (751 Temmuz). Müslümanlarla Çinliler arasında cereyan eden bu savaşa kadar, Karluklar, T-ang-lar tarafını tutmakta idiler. Fakat onların gittikçe açığa çıkan siyaseti karşısında, son anda, Araplarla işbirliği yaparak, Çinlilerin ağır mağlubiyete uğramasını sağladılar. Tarım havzasından itibaren batı, Karluklar,a doğu bölgesi, Uygurlar,a ait olmak üzere Orta Asya,nın yeniden Türk hakimiyetinde kalmasını temin eden bu savaşta uğradığı hezimet yüzünden, Çin, ağır iç buhranlara sahne olmuş ve artık bir daha batı ile ilgilenememiştir.

Karluklar, kısa bir müddet, Uygurlar,la Orta Asya,da iktidar yarışına giriştiler ise de, Uygur Kağanı Mo-Yen Çur karşısında tutunamayarak (756), Tarım bölgesinden ayrıldılar, daha batıya çekildiler ve 7-8 yıl içinde Tarbagatay ve Cungarya,ya 766 da da çöken Türgiş hakimiyetinin yerine, Talas sahasına yerleşmek suretiyle, eski Batı Göktürk Hakanlığı sahasında hakimiyet tesis ettiler. Başkentleri Balasagun idi. Ötüken,in üstünlüğünü tanımakta devam ediyorlar, aynı zamanda, siyasi bir isim olarak Türkmen adını da taşıyorlardı.

Kendi soylarını Göktürk hakan ailesi Aşına sülalesine bağlayan Karluk yabguları, hakimiyetin Kutlu Ötüken, ülkesi ile sıkı alâkası olduğu inancını muhafaza ediyorlardı. Fakat Uygur Hakanlığı orada yıkılınca (840), Kırgızlar,ı dikkate almayan Karluk yabgusu, Türk hakanlarının meşru halefi sıfatı ile kendini Bozkırların kanunî hükümdarı ilan ederek Kara Han unvanını aldı ve merkez olarak da eski Türgiş başkenti Balasagun yanındaki Kara-ordu (veya Kuz-orduyu seçti. Böylece, gelecekteki büyük Karahanlı Devleti,nin temelini atmak gibi ikinci bir tarihi rol oynayan Karluklar o sırada İslam dünyasının en yakın komşuları olduklarından, Arapça-Farsça eserlerde kendilerinden çok bahsedilmiş (Karluh, Halluh) ve Hududü-l-Alem,de (10. asrın son çeyreği) verilen bilgiye göre Karluk ülkesi; doğuda Tanrı Dağları, Yağmalar ve Oğuzlar, kuzeyde Tohsılar, Çiğiller ve Dokuz-Oğuzlar, güneyde Yağmaların bir kısmı ve Maveraünnehir ile sınırlanmış çok bakımlı bir memleket olup Türk ülkelerinin en güzeli idi. Eserde, burada mevcut olan 15 şehir ve kasabanın adları sayılmakta ve Türk kabileleri zikredilmektedir.

Karahanlı Devleti,nin esas kütlesini meydana getiren Karluklar, bu hanedan üyeleri arasında mücadeleler baş gösterdiği tarihlerde devlete karşı cephe alarak huzursuzluk çıkarmağa başladılar ki, bu tutumlar Kara-Hitay hakimiyetinin Orta Asya,da çabucak gelişmesinde tesirli olmuş görünmektedir. Kara-Hitay hükümdarı Yel-lu Ta-şih (Kür-Han) 1137,de Semerkant Karahanlı hanı Mahmud,u mağlup ettiği zaman, bu han tarafından dayısı olan Büyük Şelçuklu Sultanı Sencer,e yapılan şikayet, uğranılan mağlubiyette Karluklar,ın dahli olduğunu göstermektedir.

Sultan Sencer de Karluklar,ı takip etmek için çıktığı seferde karşısında Kür Han,ı bulmuştu. Sencer,in bu savaşta mağlubiyeti (1141 Katvan Savaşı) çok mühim bir hadise olarak, put-perest Kara-hitaylar,ın ta Horasan sınırlarına kadar sokulmalarına yol açmıştı. Harezmşahlar (İl Arslan zamanı) ile Kara-hitaylar arasında da bir çok anlaşmazlıklara sebep olan Karluklar,ın, bu arada Başbuğları Yabgu Han öldürüldü (1157), diğer bir Karluk başbuğu Ayyar Bey, Kara-hitaylar tarafından esir edildi. (1172).

Maveraünnehir sahasındaki bu karışıklıklara sebep oldukları görülen Karluklar,a karşı Harezmşah Alaüddin Tekiş (1172-1200) bozkırlar bölgesine el atarak Kanglı ve Kıpçak gibi diğer Türk boyları ile kendini takviye ihtiyacını duydu. Bununla beraber, az sayıda da olsa, Harezmşahlar ordusunda hizmet gören Karluklar,ın, Türkistan,da ve Karahanlı tabiiyetinde olmak üzere bir beyliğe sahip bulundukları anlaşılıyor. Moğol istilası başladığı sıralarda (1215) merkezi Kayalıg (İli Nehri,nin doğusunda) olarak, devam eden bu beyliğin başında II. Arslan Han vardı. Arslan Han, Uygur İdi-kut,u Barçuk ile birlikte bütün Asya ülkelerini baştan başa çiğneyen Moğollar,ın hükmü altına girmiştir. Cengiz'e itaat eden ilk Müslüman hükümdar olup, 1221,de ölen bu Karluk hanının oğluna da, Özkent şehri verilmişti. Cengiz zamanı Moğol devleti idaresinde vazife almış Karluklar görülmektedir.

NOGAY TÜRKLERİ

Nogay Türkleri Türk toplulukları içinde en fazla soykırıma uğramış bir Türk topluluğudur.Haliyle en çok şehit veren Türk topluluğu olarak şehitlerimizi anıyoruz. Nogaylar,ın uğradığı sürgün ve soykırımlara kısaca değinmenin faydalı olacağına inanmaktayım.Bilindiği gibi Nogay adı Altınorda Han ve başbuğlarından biri olan Nogay Han,ın adından gelmektedir. Nogay Han,a bağlı Türk boyları onun ölümünden sonra kendilerine Nogay adını vermişlerdir.

Nogay Han,1299 yılında Mecusîlikte kalan Altınorda Hükümdarı Tokta Han,ın yaptığı savaşta bir Rus eri tarafından şehit edilmişti.Tokta han ile Nogay Han arasındaki mücadeleden Nogaylar pek sarsılmış olarak çıktı. Rus kaynaklarındaki haberlere bakılırsa,bu pek kalabalık topluluk Nogay,ın ölümünden sonra ana yurtları olan Kırım ile Tuna arasındaki sahadan ceza olarak doğuya İdil ırmağının öte yakasına doğru sürülüp,Hazar bozkırının Yayık (Ural) ile Çim (Emba) ırmakları arasında bırakıldı. Bir grup Nogay da Bizans yoluyla Anadolu,ya geçti. Bu Nogaylar,ın birinci soykırım ve sürgün hayatı idi.

1558 yılında Nogay Hanlığında çok büyük kıtlık olur. Ruslar bu ekonomik şartlarla siyasi kargaşalıklardan yararlanarak mirzalar arasında entrika çevirdiler. Bir ağıtta , Bu gavur (Rus) baba ve ecdada ve malum asil insanlar arasına kağıt parçaları dağıtarak entrikalar çevirdikleri,birbirlerini tahrip ettikleri bir zamanda yaşadığı ndan bahsedilir. Yusuf Beyin tuzağa öldürülmesinden sonra İsmail mirza Rus hakimiyetini tanır. Rus esaretini istemeyen Nogaylar,ın ise entrikalar karşısında artık Volga (İdil) nehrinin batısına yani Kırım tarafına göçmekten başka çareleri kalmamıştı. Nogaylar arasında “ çocuğum gavur olmasın diye ben buzları yararak Kırım tarafına geçer giderim denmeye başlandı. İşte bu hadise de Nogaylar da ikinci soykırım ve sürgün hadisesidir.

16,yy ikinci yarısında birçok Rus-Nogay çatışması olmuştur. 1580 de Ruslar Nogay topraklarından işgal ettikleri yerlere yerleşmeye başladı ve aynı yıl Nogaylar,ın başkenti SARAYCIK,ı yaktılar. 1586 yılında Ruslar Samar ırmağı kıyısındaki Samara şehrini kurdular. 1600 yılında da Rus köylüleri Samara çevresini işgal etmeye başladı.1601 yılında ikinci açlık hüküm sürdü. Bu ekonomik durumdan faydalanan Ruslar Büyük Nogay Ordası topraklarını tamamen işgal etti. Bu olayda bir milyon nogay Türkünün öldüğü söylenir. Şiirde on san Nogay bülgende, Ormembet Biy olgende sözü ile, Ormembet beyin öldüğü tarihte bir milyon Nogay,ın iflas ettiği belirtilmektedir. Bu olay da üçüncü soykırım hadisesidir.

Rus İdaresi Osmanlı devletine ve kırın Hanlığına karşı, Nogaylardan faydalanmaya kalkmış ret cevabı alınca şiddete başvurmuştur. Bu baskıdan onlar yılmamış,Ruslara karşı ayaklanmışlar ve isyanlar çıkarmışlardır. Millet ve Milliyetlerine sadık olan Nogaylar, bu direnme ve boyun eğmeme yüzünden, ceza olarak öteye beriye dağıtılmışlar, hudut dışı bile edilmişlerdir. 28 Haziran 1783 yılında Rus generali Suvorov ( Nogay kasabı ) kadın,çocuk,ihtiyar demeden yüz binlerce Nogay Türk,ünü şehit etmiştir. İşte 216 yıl önce yapılan bu faaliyet Nogaylar için dördüncü büyük soykırım olayıdır.

Beşinci büyük sürgün ve kıyım hadisesi ise 1944,te kırım Türkleri ile birlikte hayvan vagonlarına bindirilerek çoğunun yollarda şehit edildiği kıyım ve sürgün faaliyetidir. Bu olayda sürgün edilen Nogay Türklerinin akıbetleri halen belli değildir. Sağ kalanlar eritildi mi yoksa varlıklarını sürdürüyorlar mı bizce bilinmemektedir.



Varsak Boyu (Varsaklar)
Oğuzlar'ın Üçok koluna bağlı bir Türk Boyu.
Ulaş, Elvanlı ve Kusun gibi obalara ayrılırlardı. On üçüncü asırda, Anadoluya gelerek, Tarsus-Mersin civarındaki dağlık araziye yerleştiler. Osmanlı-Karamanlı mücadelesinde, Karamanoğulları tarafında yer aldılar. Memlûklar'la da komşu olduklarından, zaman zaman Karamanlılara karşı da tavır aldılar. Varsakların bir kısmı, Çelebi Sultan Mehmed zamanında, Osmanlı idaresi altına alındı. Osmanlı-Akkoyunlu savaşında, bir kısım Varsaklar, Akkoyunlu tarafını tuttu. Savaş sonunda, Uzun Hasan.la birlikte İran.a gittiler (1473). Anadolu.da kalanları, Fatih Sultan Mehmed Han'a tâbiiyetlerini arz ettiler. İkinci Bayezid.e karşı Cem Sultan'ı destekleyen Varsaklar, Yenişehir Savaşından sonra, bu işten vazgeçtiler. Osmanlı-Memlûk mücadelesinde, Memlûklar lehine hareket edip, İçel sancak beyliğini ele geçirdiler. Ancak, Sadrazam Davud Paşa, bunları denetim altına alarak, çoğunluğunu, Karaman, Kırşehir, Antalya, Aydın ve Maraş tarafına sürgün edip yerleştirdi (1487). Bu durum, Varsakların bir daha devlet aleyhine birleşmelerine imkân vermedi.


yasaravci@karincalikoyu40.com