|
MALAZGİRT.TEN ÖNCE ANADOLU.YA TÜRK AKINLARI
Malazgirt Meydan Muharebesinden önce, Anadolu.ya yapılan Türk akınları şöyle özetlenebilir:
İÖ. 7 nci yüzyılda, Kafkasya üzerinden gelen Saka Türkleri, Kızılırmak havzasına kadar hakim oldular.
İS. 250 yıllarında Hunlar,
İS. 350-373-395 yıllarında yine Hun Türkleri, Kudüs.e kadar uzanan akınlar yaptılar.
İS. 451 yılında Akhunlar, Kafkasya.dan gelerek Doğu Anadolu.da yer tuttular.
İS. 550 yıllarından itibaren Sabir- Belencer gibi Türk boyları, Anadolu.ya gelerek yerleştiler.
6 ncı yüzyılda, Hazar Türkleri.nin Van.ı üs olarak kullanıp bölgede hakimiyet kurmalarından sonra, Horasan Gazileri, 963 ve 965.te Adana ve civarına seferler yaptılar.
1018.de Çağrı Bey, bütün Doğu Anadolu bölgesinde fetihlerde bulundu.
1045 yılında, bugün Azerbaycan topraklarında bulunan Gence.de, Selçuklularla Bizanslılar karşı karşıya geldiler. Burada kazanılan zafer, Selçukluların Bizanslılara karşı kazandıkları ilk büyük başarı oldu. Bundan sonra Türk birlikleri, Anı ve Kars üzerinden Anadolu.ya girmeye başladılar.
1047.de, Şehzade Hasan, Büyük Zap Suyu kenarında Bizans ordusuna yenilerek şehit düştü. Bu yenilgi üzerine Tuğrul Bey, İbrahim Yınal.ı Azerbaycan Genel Valiliği.ne atayarak Kutalmış.la birlikte Anadolu fetihlerine devam etmesini istedi. Derhal harekete geçen Selçuklu ordusu, Erzurum.u fethettikten sonra, 1048.de, Bizans ordusunu Pasinler Ovası.nda ağır bir mağlubiyete uğrattı.
1054 yılında, Sultan Tuğrul, Anadolu sınırlarını aşarak Van Gölü.nün kuzey doğusundaki Muradiye ve Erciş.i fethetti.
Tuğrul Bey.in üç kola ayırdığı birlikleri, bir yandan Kafkas, Canik ve Sasun dağlarına ve nihayet Erzincan.a kadar ilerlerken, bir yandan da Çoruh Vadisi ötesindeki toprakları işgal ettiler.
Tuğrul Bey.in Anadolu.dan ayrılmasından sonra, onun emirleriyle Selçuklu kuvvetleri fetih hareketlerine devam ettiler. 1057.de Malatya, 1059.da Sivas ele geçirildi.
Alpaslan.ın kardeşi Yakuti Bey, 1062.de Doğu ve Güneydoğu Anadolu.da fetihlerde bulundu.
Tuğrul Bey.in 1063.te vefatı üzerine, yeğeni Alp Aslan, tahta çıktı.
Sultan Alp Aslan, 1064.te, Rey.den hareket ederek Azerbaycan.a geldi.Nahcıvan.a girdi. Ahılkelek, Ahıska, Borçka, Artvin, Ardanuç,Şavşat, Ardahan, Anı ve Kars.ı ele geçirdi.
Sultan Alp Aslan.ın dönüşünden sonra Gümüştekin, 1066.da Adıyaman önünde, Afşın Bey de 1067.de Malatya önlerinde birer Bizans ordusunu mağlubiyete uğrattılar.
1068’de Kayseri ve Konya fethedildi. Aynı yıl, Afşın Bey Bizans.ın Antakya üssünü tamamen çökertti.
Afşın Bey, 1070.de Denizli.ye kadar ilerlerken, Sultan Alp Aslan da Temmuz 1070.de Ahlat.a geldi. Kısa bir süre sonra Malazgirt Kalesi.ni ele geçiren Alp Aslan, Urfa.yı da muhasara etmesine rağmen ele geçiremedi ve muhasarayı kaldırarak güneye döndü.
Bizans hududu yeterince güvenli hale gelmişti. Şimdi, artık önce Halep.teki Mirdasiler.e, sonra Mısır.daki Şii Fatımiler.e karşı harekete geçebilirdi.
Doğudaki bu Türk hareketleri karşısında Bizans İmparatorluğu.nun boş durması beklenemezdi.
Gelişen olaylar sonunda Malazgirt Meydan Muharebesi meydana geldi.
TÜRKMEN ADINA DAİR BAZI FİKİRLER
Dr. Tufan GÜNDÜZ*
I.
Türkmen adının ne şekilde teşekkül ettiği hususu ilim dünyasını uzun süre meşgul etmiştir. Yapılan çalışmalarda bu adın daha çok etimolojisi üzerinde durulmuş, tarih içinde sahip olduğu manaya ise pek az değinilmiştir. İ. Kafesoğlu bu adın siyasî bir kavram olarak Karluklar tarafından ikame edilmiş olabileceğini öne sürmüş[1] , F. Sümer ise Türkmen adının Anadolu;da konar-göçerlikle eş anlamlı olarak kullanıldığına dikkat çekmişti[2].
II.
Kaşgarlı Mahmud, Türkmen adını Oğuz ve Karluk adlarıyla birlikte anmaktadır. Ancak, onun Karluk ile Türkmen annılığından bahsederken belli bir ifade tutarlılığının olmaması meselenin izah edilmesinde karşımıza önemli bir müşkilat çıkarmaktadır.
Kaşgarlı Mahmud;un ;Karluklar Türkmenlerden bir bölüktür;[3] ;Bunlar [Karluklar] Türkmenlerden bir boydur[4]; şeklindeki ifadelerine bakılacak olursa , Türkmen adının Karlukları da içine alan siyasî bir terim olduğu ve ;boylarbirliği/bodun; anlamına geldiği düşünülebilir. Nitekim, bu hususta İ. Kafesoğlu da Türkmen adının ;Göktürk; terimi gibi siyasî bir isimlendirme olabileceğini (ancak bu isimlendirmenin Karluklar tarafından yapıldığını) ileri sürmektedir[5]. Fakat, kaynaklarda ne Kaşgarlının ifadelerini ne de Kafesoğlu;nun görüşünü destekleyecek bir kayıt bulunmaktadır. Öte yandan, Divan’daki ;Karluk göçebe Türklerden bir bölüğün adıdır. Oğuzlardan ayrıdır. Oğuzlar gibi Türkmendirler[6]; ifadesi ise konuya bir başka açıdan bakmamızı zaruri kılmaktadır. Bu cümlede dikkati çeken birinci nokta Karlukların göçebe Türkler arasında sayılmasıdır. Oysa, X. yüzyıl coğrafya eserlerinden Hududü;l-Alem;de Karlukların ziraat ve hayvancılık ile uğraştıkları belirtildikten sonra onların onbeş tane de şehrinden bahsedilir[7]. Acaba, burada kasdedilen Karluklardan konar-göçerliği devam ettirenler midir? Türkmen adının yer yer konar-göçer Oğuzlar için de kullanıldığına bakılırsa bu ihtimali göz önünden uzak tutmamak gerekir. Kaşgarlı;nın Karlukları, Oğuzlardan ayrı sayması ise ilk önce lehçe bakımından bir ayrılığı ifade ettiği ortadadır. Destana göre Oğuz Kağan;ın isim verdiği Türk kabilelerinden biri de Karluklardır[8]. Ancak, Karluklar ananevî Oğuz boyları içinde yer almazlar. Kaşgarlı Mahmud;un Karlukları Oğuzlardan saymamasında bu destanın etkili olduğu savunulabilir. Nitekim, Ebu;l-gazi;de ; onlar Oğuz Kağan;ın sofrasinda yer almazlar çadırın dışıında beklerler; diyerek karlukları Oğuzlardan saymaz[9]
;Oğuzlar gibi Türkmendirler; ifadesine gelince: bu husus Türkmen adının etnik form veya kavmi teşekkülü ifade etmek amacıyla kullanılmaktan ziyade yukarıda belirtildiği gibi siyasî bir terim veya konar-göçerliği ifade eden bir kavram olarak kullanılmış olma ihtimalini kuvvetlendirmektedir.
Divanu Lügati;t-Türk;te geçen ;Karluklu Türkmenler;[10] ve ; Karluk Türkmenleri;[11] ifadeleri de izaha muhtaçtır. Burada Karlukların hakimiyet sahası içinde yaşayan Türkmen topluluklarının kastedilmiş olması icab eder. Kaşgarlı;nın bildirdiğine göre bunlar, diğer kardeşlerinden ağız farkı ile ayrılıyorlar ve ;b; sesini ; şekilnde söylüyorlardı. İslam Coğrafyacısı Makdisi, İsficab yakınlarındaki Ordu şehrinin sakinlerinin Türkmenler olduğunu, bunların İsficab hakimine ( yani Karluklara) hediyeler (vergi) gönderiğini haber vermektedir. Divan;da geçen Karluklu Türkmenler veya Karluk Türkmenleri Makdisi;nin bahsettiği Ordu şehrinin sakinleri[12] olmalıdır. Bununla birlikte, eğer Türkmen adı bir zamanlar Karlukları da içine alan (veya Karlukların ikame ettikleri) siyasî bir terim ise Karlukların hakimiyet sahasında bulunan küçük Türkmen toıpluluğunun Karluklara vergi vermesini anlamak güç olacaktır.
III.
Oğuzların, Türkmen diye adlandırılmaları hususunda bir şüphe bulunmamaktadır. Ancak, Oğuzlar bu adı ne suretle almışlardır?
Türkmen adının daha VIII. yüzyılda görüldüğüne[13] bakılırsa bunların On-Ok kabilelerinden birinin bakiyesi olması ihtimalini göz önüne almak gerekir. Aslında, Türkmen adının içinde yer alan ;Türk; kelimesi ile Türk ve İslam tarihçilerinin benimsediği ;Türke benzer; ve ;İmanlı Türk; izahları arasındaki ortak ;Türk; isimlendirmesi de dikkati çekmektedir[14]. Türk adının Göktürk Devleti;ni kuran asıl boyun adı olduğu ve giderek siyasî bir kavram haline gelip Göktürk bayrağı altında toplanan bütün Türk boylarının ortak adı olduğu bilinmektedir. Ancak, Türk üst kimliğinin benimsendiği dönemlerde bile boy asabiyesinin güçlü oluşu yüzünden, Türk boylarının hepsi kendi boy adlarını da devam ettirmişlerdir. Çin kaynağında geçen ve Türkmen diye isimlendirilen Tö-kö-möng;ler[15] de böyle olmalıdır. Oğuzlar, Tö-kö-möng;lerin bulunduğu sahaya hakim olduktan sonra Oğuzlar ile Tö-kö-möng;ler (yani Türkmenler) birlikte anılmaya başlamış olması imkan dahilindedir. Çünkü, Türkmenler bir kabileden müteşekkil olsalar idi Oğuz ananesinde Karluk, Halaç ve Kanglılar gibi yerlerini alırlardı. Oysa , Türkmen adı doğrudan Oğuzların adı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kaşgarlı Mahmud Türkmen adını doğrudan Oğuzlara tahsis etmekte ve onların Türkmen adını ne suretle aldıkları hususunda da bir hikaye anlatmaktadır. Buna göre, Zülkarneyn doğu seferi sırasında Türk ülkesine gelmiş, kaçışan halktan geriye 22 kişi kalmış, Zülkarneyn de bunlara Türk;e benzer manasında ;Türk-manend; demiştir[16]. Kaşgarlı bu 22 boyun adlarını da saymaktadır. Divan;da Türkmen maddesi izah edilirken ;bunlar Oğuzlardır; şeklinde açık bir ifade bulunmaktadır.
Oğuzların Türkmen adını almalarına dair ilginç görüşlerden biri de el-Biruni;nin el-Cemahir fi Marifeti;l-Cevahir eserinde yer almaktadır[17]. El-Biruni;ye göre ;Oğuz Türklerinden Müslüman olup müslümanlar arasına katılanlar iki taraf arasında tercüman olurlardı. O kadar ki bir Oğuz Müslüman olunca ;Türkmen oldu; derlerdi. Bunlar Türk olmalarına rağmen müslümanlar tarafından ;Türkmen; yani ;Türke benzeyen; denildi;. el-Biruni;nin verdiği bu bilgilerin en kıymetli tarafı şüphesiz , İslamiyete giren Oğuz zümrelerine Müslüman komşuları tarafından Türkmen adının verilmesidir. Acaba Türkmenler İslamiyete giren Türk zümrelerinin öncüleri olduğu için mi böyle bir isimlendirme yoluna gidilmiştir? Yoksa bu yakıştırma Oğuzların ( yani Türkmenlerin) İslam dünyasında etkilerinin artmasından sonra, onların siyasî kudretine manevi bir boyut kazandırmak amaciyla oluşturulmuş bir halk iştikakı mıdır?
Türkmen adının yükselişi Oğuzların İslamiyete girmelerinin bir neticesi gibi görünüyorsa da aslında burada Selçuklu Devleti;nin İslam dünyasında oynadığı rol gözden kaçırılmaktadır. Bu cümleden olarak Türkmen adının yükselişi doğrudan Selçuklu tarihi ile ilgilidir ve Türkmenlerin İslam tarihçilerinin eserlerinde yer işgal etmeye başlamaları da buradan kaynaklanmaktadır.
IV.
Türkmenler, Anadolu;yu baştan başa doldurduktan sonra tedricen yerleşik hyata geçmeye başladılar. Konar-göçerliği terk edip, köyler kurarak veya şehirlere yerleşerek ziraat, ticaret gibi daha çok yerleşlik unsurların mesleklerini icra edenler ;Türk; diye isimlendirilmiştir. Buna mukabil, konar-göçer gelenekleri devam ettirenler ise ;Yörük; veya ;Türkmen; adıyla anılmışlardır.
Böyle bir değişim Osmanlı tarih yazıcılığında da görülür. Ananeye göre , Osmanlıların ataları konar-göçer Türkmenlerdir. Osmanlılar, Oğuzların Kayı boyuna mensupturlar. Hanedanın şeceresi Oğuz Kağan;a dayanır. Bunlar, Moğol istilası sırasında Anadolu;ya gelmişler ve uca yerleşerek beyliklerini kurmuşlardır. Osmanlı beyliği aşiret aristokrasisi temeline dayanır.. Ancak kısa zamanda konar-göçerlikten yerleşikliğe geçiş süreci başlar.. Aşiret gelenekleri yerini yavaş yavaş yerleşik devlet düzenine bırakır. Bundan sonra Osmanlılar ;Türk;, Osmanlı ordusu da ;Türk ordusu; diye isimlendirilir[18]. Osmanlı kaynaklarında Akkoyunlu, Karakoyunlu, Safevî Devletleri ile Anadolu beylikleri ;Türkmen devletleri; olarak isimlendirilir. Bu husus, adı geçen devletlerin aşiret aristokrasisine ve Türkmen geleneklerine dayanan devlet yapılanması içinde olduklarından kaynaklanıyor olabilir. Osmanlı kaynaklarında Türkmen adının sıklaşması, Osmanlı Devleti;nin Anadolu;ya ( Beylıklerin, Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerinin topraklarına) hakim olması ile başlar.
Osmanlı Devleti;nde konar göçerler bulundukları coğrafyalara göre ;Yörük; veya ;Türkmen; diye isimlendirilir. Yörük adı Anadolu;da oluşmuş bir terimdir. Bu adın ;yürü-mek; masdarından türetildiği ve yürüyen sefere koşan çadır halkı anlamına geldiği umumiyetle kabul edilmiştir[19]. Osmanlı kanunnamelerinde Yörük, toprağı olmayan yani bir yerde durmayan konar-göçer olarak tanımlanmıştır[20]. Anlaşıldığına göre Yörük tanımlaması daha çok Kızılırmak yayının batısından İçel;i de içine alacak şekilde çekilecek çizginin batısında kalan bölgeler ile Rumeli topraklarında bulunan konar-göçerler için yapılmaktadır[21]. Bununla birlikte, Kızılırmak yayının doğusunda kalan ve Türkmen diye isimlendirilen konar göçerler için de bazen ;Yörük;, bazen de ;Yörük Türkmenleri; şeklinde isimlendirildikleri görülür. Bu cümleden olarak Osmanlı resmî vesikalarında Dulkadirli Türkmenler için ;Yörükan-ı Maraş;, Halep Türkmenleri için ;Yörükan-ı Halep;, Bozok bölgesinde bulunan Türkmenler için ise ;Yörükan-ı Bozok; gibi vasıflandırmalara sıklıkla rastlanmaktadır. Bu husus, Yörük-Türkmen isimlendirmelerinde etnik amillerin değil, yaşama tarzının yani konar-göçerliğin ifade edildiğini göstermektedir. Türk adı ise yerleşik hayatın temsilcisi durumundadır. Bundan dolayı, Türkmen veya Yörük;ün konar göçerliği terk etmesi halinde yaşama biçimine bağlı olarak iktisadî kaynakları ve vergi düzeni de değiştiğinden[22], konar-göçer;in yerleşik hayata geçmesi halinde ;yörüklükten çıktı;[23] veya ;Türkmenlikten çıktı;[24] diye tanımlanıyordu.
Netice olarak, Türkmenler hakkında haberler veren kaynaklara nazaran Türkmen adının ilk olarak hangi anlama geldiği hususu pek açık olmamakla birlikte zaman içinde konar-göçerlikle eş anlamlı olarak kullanıldığı görülmektedir.
|
|
RAKKA VE ORTA ANADOLU EKSENİNDE BIR OYMAĞIN TARİHİ (CERITLER)
Baki Yaşa ALTINOK
Araştırmacı-Yazar
ÖZET
Anadolu'daki Türkmen oymaklarından "Cerit" oymağının tanıtıldığı bu yazıda, Ceritlerin yaşam biçimleri, örf ve adetleri, gelenek ve görenekleri hakkında bilgiler bulacaksınız. Ayrıca Ceritlerin sözlü geleneklerini de manzum olarak bu yazıda bulabilirsiniz. Ceritler 1692 yılında yaşamış Urfa ve civarında yaşamış, 19. yüzyılda Anadolu'nun çeşitli yerlerin de iskanları tamamlandı.
ABSTRACT
Cerit clan, one of the Turcoman tribes in Anatolia, their life style, customs, traditions, and conventions are given. The verbal traditions of the Cerits are provided through poems. Cerits lived in Urfa and in the surrounding settlements and their settlement process in various parts of Anatolia came to an end in the 19. century.
Orta Asya'dan gelip Anadolu'yu yurt tutan 230 oymak, 1500'u aşiret ve 5800'ü de cemaat olmak üzere 7230 dolayında Türkmen oymak, aşiret ve cemaat bulunmaktadır. Kırşehir ve yöresini yurt tutmuş irili ufaklı 450 Türkmen aşiretinden biride Oğuzların bozok koluna mensup Beydili boyudur. Dulkadirli Beyliğini teşkil eden cemaatlerin çoğunluğu Bayat, Avşar ve Beydili boylarında idi. 1520 - 1570 tarihlerinde Beydili, aralarında Ceridlerin de olduğu bir çok obayı barındırmaktadır.(1)
Anadolu'ya geldikten sonra şimdiki Şanlıurfa;nın Karacadağ yöresinde ilk önce Akkoyunlu devletine, daha sonra da Dulkadir beyliğine bağlı olan Beydilli, Bozulus'un 1613'de dağılması üzerine, bir kolu Gaziantep, Maraş, Kayseri üzerinden, diğer bir kolu da Toroslardan Adana, Karaman, Aksaray;ı takip ederek Kırşehir merkez olmak üzere tekrar Orta Anadolu'ya ulaşmışlardır. (2)
Yerleşik düzene geçmiş hâlkın şikâyetleri üzerine 1690-1691 yılında Beydili boyu, bütün obaları ile birlikte şimdiki Suriye bölgesine sürülmüşlerdir. Rakka bölgesindeki köyleri harap eden yağmacı Tay ve Urban Araplarına karşı Anadolu'daki Beydili obalarını Belih ırmağının Harran altındaki Akça-Kale'den Rakka'ya kadar uzanan bölgeye yerleştiren Osmanlı, Beydili ile diğer bir çok oymakları da Urfa'nın doğusundaki Colab ırmağı kıyıları ile Boz-âbad ve Urfa'nın diğer bölgelerine yerleştirdi. Böylece kendisine boyun eğmeyen bu Türkmenlerden kurtulmuş oldu. (3)
Musacalu, Cerid, Avşar, Köşekli, Boynuinceli ve Karacayurt Türkmen oymakları da bunlar arasındaydı. Devlet sert ve ciddi tedbirler almasına rağmen, bütün bu oymaklar aynı yıl içerisinde Anadolu'ya geri kaçtılar. Çünkü bu bölgeler, Türk oymaklarının yerleşebileceği Anadolu'daki serin yaylaların coğrafi yapısında bir yer değildi. Toprağı verimsiz kuru ve susuz olduğu gibi, kavurucu çöl sıcaklarının hüküm sürdüğü bir yerdi. Rakka bölgesi Arap kabileleriyle Türkmenler arasında geçen savaş türküleriyle dolu olduğu gibi, Türkmen oymaklarının adeta bir sürgün yeri idi. (4)
Bu sürgünde en büyük ıztırabı Beydili ve ona bağlı oymaklar çekmiştir. Yine bu olaya dair acı hatıralar, Kırşehir başta olmak üzere Keskin yöresinde hâla yaşatılmaktadır. Aşağıdaki türkü bunun acı bir kanıtıdır.
Toplandık aşiret geldik Colab'a
Başmızda esen boran değil mi?
Şahin Bey, Karaca konduk yanyana
Hacı Ali'nin yurdu Seylan değil mi?
Urumdan öteye yığnak düzüldü
Aşiretler isim isim yazıldı
Koca Berk Ağa'nın bendi bozuldu
Cerit onu tozlu duman değil mi?
Kurt Karaca Ulaşlı'nın beyine
O da kondu Şahin Bey'in sağına
Firkat girdi Ağca-Kale dağına
Yusuf Paşa cana kıyan değil mi?
Misis'ten göçünce Irakka yolu
Anavarza üstü Bayındır eli
Perişan düştü de koca Badili
İstanbul belimiz kıran değil mi?
Süleyman;ım haymalarım kurulsun
Çekilsin sancaklar aşret derilsin
Gündeşlioğlu destan olsun çığrılsın
Firuz Bey'in yurdu Ören değil mi?
1696'da ikinci kez Rakka'ya sürgün edilen Türkmenler, şimdiki Suriye çöllerinin sıcağına dayanamayıp tekrar Anadolu`ya geri kaçtılar. Rakka beylerbeyi Ahmed Paşa Türkmenlerle baş edemeyince görevinden alındı ve Bozok-Çorum sancak beyliğine atandı. Rakka valiliğine "Başkomutan" payesi verilen Anadolu müfettişi Yusuf Paşa tayin edildi.
Yusuf Paşa, büyük bir askeri birlikle yerlerini terk eden Türkmenleri Rakka'ya geri göndermek için harekete geçti. Yusuf Paşa, Kadıoğlu namıyla bilinen Kürtlerden Bektaş Bey'in oğlunu Türkmenlere gönderip "Rakka'- ya iskan giderlerse ne ala, gitmezlerse padişahtan gelen ferman gereği hepsinin kılıçtan geçirileceğini" bildirdi.
Rakka'ya iskan edilmeyi reddeden Beydililer düzenli Osmanlı ordusunun üzerlerine geldiğini görünce direnmek için isyan ettiler. Yusuf Paşa'nın kuvvetleriyle savaştılar. Beydiliye destek veren Mamali aşiret reisi Deveci Ali ile Paylı namıyla bilinen Rişvanli Halil Bey'in arasına nifak sokan Yusuf Paşa, Payli Halil Bey'e Mamali aşiret reisi Deveci Ali'yi tuzağa düşürtüp öldürttü. (5) İç çekişmelerden zayıf düşen Beydili aşireti Yusuf Paşa'ya yenildi. XVII yy. Türkmen aşiretleri arasında yaşayan Ozan Budala bu olayı şöyle dile getirmiştir.
Seksen bin haneyle isyan edince
Anadolu benim dedi Beğdili
Kadoğluyla Yusuf Paşa gelince
Paylı Mamalı'yı vurdu Beğdili.
Kara bayrak salak kanlı salaca
Aşiretin ucu vardı Maraş'a Y
etişti imdada beğ Kurd Karaca
Zor ile yollara durdu Beğdili.
Davullar döğündü çekildi sancak
Koç yiğit atına bağlandı ponçak
Deveci Ali öldü kırıldı kolcak
Eylenip Colap'ta kaldı Beğdili.
Ali Beyim on batman gürz atardı
Kurd Karaca bir orduya yeterdi
Cerid Bekir al kanlara katardı
Nice alayları yardı Beğdili.
Suluca Karahöyük belli yurtlan
Aldı beni Beğdili'nin dertleri
Çöle düştü Beğdili'nin kurtları
Rakka çölünün kurdu Beğdili.
Taylı uğrun uğrun çaldı kalemi
Urbanoglu Yusuf Paşa gulamı
Beğdili'nin name tuttu alemi
Zorunan Rakka'ya vardi Beğdili.
Budala'm der ne olacak hâlimiz
Ara yerde telef oldu elimiz
Bundan sonra Rakka'dır yolumuz
Rakka'ya sürgün oldu Beğdili.
Şiirde adları geçenlerin dışında, bu dönemde Beydili içindeki obaların başında tespit edebildiğimiz şu beyler bulunuyordu. Firuz Bey oğlu Şahin Bey, Cafer Bey, Kenan Bey, Kurd Bey, Ömer Bey, Hasan Bey, Murtaza Bey, Ganem Bey, Karakoyunlu Battal Bey. İsyanın elebaşıları olduğu bildirilen otuz Türkmen beyi idam edildi. (6) İdam edilenler arasında Şahin Bey'in olduğunu şık Süleyman şu mısralarla dile getirmektedir.
Yusuf Paşa tuğlu fermanlı vezir
Sâf tutmuş ordusu emrine hazır
Bağlandı derbentler bulundu kusur
Uyan Şahin Beyim dön bak ardına
Hoyrat girdi aslanların yurduna.
Duman almış şu görünen dağları
Zalim kırmış goncaları gülleri
İpe gitti obaların beyleri
Uyan Şahin Beyim dön bak ardına
Hoyrat girdi aslanların yurduna.
Hilibaz feleğin bize mi kasti
Aslana sığarmı tilkinin postu
Aşiret direği kara gün dostu
Uyan Şahin Beyim dön bak ardına
Hoyrat girdi aslanların yurduna.
Rakka'dan Colab'a döküldük yola
Kesilen kelleler gelmiyor dile
Suçumuz ne idi sürüldük çöle
Uyan Şahin Beyim dön bak ardına
Hoyrat girdi aslanların yurduna.
Süleyman.ım ne olacak hâlimiz
Urumeli bekler oldu yolumuz,
Kırıldı belimiz Firuz Beyimiz
Uyan Şahin Beyim dön bak ardına
Hoyrat girdi aslanların yurduna.
Bazı Türkmen beylerini yanına çeken Yusuf Paşa, Beydilileri önüne katarak mal, yiyecek ve davarlarıyla birlikte tekrar Rakka'ya sürgün eyledi. Halk bu konuda şöyle bir destan anlatır.
Türkmen beyleri kılıçtan geçirilmiştir. Bu sırada kocası öldürülen Beydili aşiret reisinin hanımı üçüz oğlan doğurmuştur. Çocukların öldürüleceğinden endişe duyan kadın, sürgüne gitmeden önce çocukları dağdaki bir mağaraya götürür bırakır. Bir kaş yıl sonra Beydili aşireti sürgünden eski yurtlarına döner. Kadın, hizmetçisi kadınla birlikte çocukları bıraktığı mağaraya gider, gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamaz. Üç oğlu da ellerinin baş parmağını emerek sıhhatli bir şekilde yaşamaktadır. Çocukların kimler tarafından korunup beslendiğini öğrenmek isteyen kadın, bir kenara gizlenir beklemeye başlar. Gun batarken bir kurt ağzında yiyecekle gelir ve çocukları besler. Üç oğlunu alıp çadırına dönen ana, karayağız kıllı oğluna Kurd Karaca, İnce uzun sırım gibi oğluna Cerid, kafası iri boynu ince oğluna da Boynuince diye isim verir. Daha sonra Türkmen obaları içinde bu üç kardeşin obaları, 'Boynuinceli', Karacakurd' ve 'Cerid' olarak anılır. Konumuz olan Ceritler'in soyunun bu koldan geldiği söylenir. Ozan Kul Sadun, Rakka'dan Anadolu'ya gelenlerden aşiretleri şöyle sual eder.
Rakka çöllerinde gelen gaziler
Acep Karacayurt geri döndü mü?
Yenile bit haber duydum oradan
Cerid Bekir oldu derler oldu mu?
Cerid Bekir öldüyse kırıldı kilit
Çöktü üstümüze bit kara bulut
Köçekli Kerim'le, Bayındır Halit
Kolu bağlı cellatlara durdu mu?
Kul Sadun'um bize çok oldu cefa
Hükmümüz geçerdi şu kaftan kafa
Ulaşlı'nın oğlu Hacı Mustafa
Alayları bölük bölük böldü mü?
Suriye'nin Halep vilâyeti Rakka ilçesine sürgün edilen Türkmenler'in Cerit oymağı, çölün sıcağına dayanamayıp Orta Anadolu'daki eski yurtlarına dönmeyi arzulamaktadır. Bu sırada Osmanlı idarecilerine sırtını dayayan Urban Araplarının reisi Ceritler'den Fettah Beyi'n kızına talip olmuştur.
Rakka'dan Toroslara, oradan da Kırşehir;e doğru yola çıkan Silsüpüroğlu aşiretinin mensup olduğu Ceritler, önlerine çıkan Urban Araplarını yenip yollarına devam etmişler. Antakya Reyhanlı Türkmen beylerinden Mürseloğlu namıyla bilinen bir bey, Ceritlerden yol geçit parası istemiştir. Fettah Bey'in, biz fakir aşiretiz paramız yok demesi üzerine Mürseloğlu, paranız yoksa Ceritlerin güzel kızları olur, para yerine kız verin demiş. Fettah Bey, biz Araba kız vermemek için nice savaşlar verdik deyip öneriyi reddetmiş ve savaşa başlamıştır. Kul Sadun, bu olay şöyle dile getirmiştir. (7)
Gel edek gavgayı etme bahane
Kuzgunun cırnağı değmez Şahana
Mürseloğlu sığdırmazlar cihana
Kolu bazlı delilerim var iken.
Döndün mü dönesi benden yüzünü
Fettah beyim kara yazar yazını
Mürseloğlu ister Cerit kızını
Aslan gibi yiğitlerim var iken.
Kul Sadun'um seçelim mi yozları
Dar edeyim şu konduğun düzleri
Sana yar olur mu Cerit kızları
Gözü kanlı Ceritlerim var iken.
Mürseloğlu'nu yenilgiye uğratan Ceritler, yolda Fettah Bey'i yitirmelerine rağmen, yollarına devam etmişlerdir. Fettah Bey'in ölümü aşirette derin üzüntüye neden olmuş bir çok ağıtlar söylenmiştir.
Atım var atlar içinde
Demir nalları kıçında
Eller göç etti gidiyor
Fettah Bey'im yok içinde.
Bu sırada, Osmanlı yöneticileri tarafından kandırılan Avşarlar, Ceritler'in onunu kesmek için Nizip yakınlarında pusu kurmuşlardır. Osmaniye-Bahçe ilçeleri arasında Ceritler'i takip eden Avşarlar, Ceritler'e saldırmış, çıkan kavgada Avşarlar büyük kayıplar vermişlerdir. Avşarlar buraya hâlen "Kanlı Geçit" demektedirler. Ozan Dadaloğlu kavgayı şu dizelerle dile getirmiştir. (8)
Cerid'in göçü de üğründü geldi
Avşar'ın gafleti sinemi deldi
Gözü kanlı yiğit komadı kırdı
Boz Kartal'a pay pay oldu ölümüz.
Cerid'in uyluğu duruyor atta
Avşar'ın hopuru çıktı Yarsuvat'ta
Biz bu öğüt ile kurtulmak dertte
Nerde kaldı akıllımız delimiz.
Dadaloğlu bu iş böyle olmadı
Akıllımız delimize uymadı
Bre Cerid burda yerin kalmadı
Urumeli Kırşehir;dir yolunuz.
Galip gelen Ceritler, Kırşehir başta olmak üzere Orta Anadolu'ya gelip yerleşmişlerdir. Türkmenler'in Cerit oymağına mensup Ozan Kul Yusuf bu olay aşağıdaki dörtlüklerinde bize şöyle aktarmıştır.
Cerid Rakka'dan sökün edince
Açılsın Urum'a yolu Cerid'in
Silsüpüroğlu Fettah Beyim ölünce
Kırıldı kanadı kolu Cerid'in.
Toplansın aşiret birlik olalım
Biz bir zaman Elbeyli'den kalalım
Konuşalım bir karara varalım
Bozulmadan gitsin eli Cerid'in.
Yüz atlımız daim ileri gitsin
Sağına soluna çok dikkat etsin
Pılışka vermeden menzile yetsin
Ziyarette açsın yolu Cerid'in.
Sineği çok Nizip ovasına varmayın
Pusu vardır Şar dağına girmeyin
Urbanoğlu kız istiyor vermeyin
Koklatman yadlara gülü Cerid'in.
Koç dağına çıkdığımız duyarlar
Her tarafa çaşıt pusu kurarlar
Mürseloğlu seni neye sayarlar
O zaten ezelden kulu Cerid'in.
Seyfe'nin karşısı koca cebeldir
Cebeli aşınca seyfü seferdir
Yüz atlımız bin atlıya bedeldir
Dönerse silaha eli Cerid'in.
Pusuya düşmeyin düz edin yolu
Sıcağa vurmayın evlad ayali
Varıp konacağın Kırşehir eli
Keskin'de yayılır malı Cerid'in.
Ali Bey'in pek tatlıdır sözleri
Fettah Bey'in köşek gibi gözleri
Burnu hızmalı da Cerid kızları
Deli etti Kul Yusuf'u dili Cerid'in.
Cerit aşiretinden Silsüpüroğlu Fettah Bey'in oğulları bir müddet Orta Anadolu'da kaldıktan sonra devlet tarafından tekrar Toroslara sürülmüşlerdir. Ceyhan yöresinin havasını beğenmeyen Fettah Bey'in oğlu Ali Bey, kardeşi Mithat'tan ayrılarak Yozgat'ın Müminli köyüne yerleşmek istemiştir. Buna rıza göstermeyen yöre hâlkı olayı Çapanoğlu Ali Rıza Bey'e şikâyet etmişler, Çapanoğlu, Silsüpüroğlu Ali Bey'e bölgeyi derhâl terk etmeleri için bir mektup yazmış, mektubu kendisine bağlı 50-60 kişilik bir kolluk kuvvetiyle göndermiştir. Mektubu getiren Çapanoğlu'nun adamları tehditkar bir tavırla, "Derhâl burada dağılın" diye ihtarda bulunmuşlar. Ali Bey de, "Biz unlu bir aşiretiz eskiden beri buralar bizim babalarımızın yurdu, biz yurtsuz yuvasız kimseler değiliz, Çapanoğlu;na söyleyin bize bir yer göstersin de orada oturalım." demiş ise de gelen adamlar "Biz sizi dağıtmasını biliriz" deyip Ali Bey'in üzerine yürümüş, Bunu gören Ali Bey ve adamları kilylarına sarilip bunlan perişan etmişler. Kanlı çarpışmadan kaçıp kurtulanlar durumu Çapanoğlu;na haber vermiş, Çapanoğlu büyük bir kuvvet yollayarak "Bunları bu bölgeden atın darmadağın edin" demiş, Bir kaç gün sonra Müminli köyüne gelen Çapanoğlu'nun adamları, Silsüpüroğlu Ali Bey'in Denek dağının Kuşburnu yaylasına gittiğini öğrenince, Ali Bey'i takip edip kuşatıyorlar. Bir kaç yüz adamıyla kavgaya giren Ali Bey, önüne kattığı Çapanoğlu'nun kuvvetlerini kıra kıra Delice ırmağının yakınındaki Azgın dağına kadar takip etmiştir. (9)
Ali Bey, Kuşburnu yaylasında iken Köşekli aşiretiyle birleşip Çapanoğlu;nun kuvvetlerini bir ziyafet esnasında basıp perişan etmiş, kaçanlardan ilk varanlar Çapanoğlu;na durumu olduğu gibi anlatmışlar, ikinci kol ise Çapanoğlu;na yaranmak için hiç bir şeyden habersiz yaşlı Köşekli Kadir Bey'i öldürüp başını da bir Çapanoğlu;na getirmişlerdir. İki tarafı da dinleyen Çapanoğlu, gerçeği öğrenince ihtiyar Kadir Bey'in başını getiren gruba "Yaşlı bir adamı öldürmek erkeklik değil." deyip hepsinin oracıkta başını vurdurmuştur. (10)
Kendisi için tehlikeli gördüğü Silsüpüroğlu Ali Bey'i Padişaha şikâyet eden Çapanoğlu, bir bahane ile aşiretin bu bölgede sürgün edilmesini Padişaha arz etmiştir. Şam'daki isyanı bastırmakla görevlendirilen Ali Bey, Padişahın gönderdiği fermam alınca derhâl yola koyulmuş, dam isyanın bastıran Ali Bey ve aşiretinin beğendiği topraklarda oturmasını padişah o günden sonra serbest bırakmıştır. Silsüpüroğlu Ali Bey'in başkanlığında eski yurtlarına dönen Ceritler, Kırşehir;in Hamit köyü merkez olmak üzere Keskin ve civarını yurt tutmuşlardır. Bir Türkmen topluluğu olan bu aşiret, tarihte bir çok ünlü adamlar çıkartmıştır. Bunlardan birisi de Hamit'li Rıza Bey'dir.
Bu sırada toplu ölümlerin olduğu bir hastalıktan Silsüpür Ali ve Mehmet beyler vefat etmiş. Mehmet Bey'in hanımı ve Köşekli aşiret reisi Hamza Bey'in bacısi Hüsne kadın ölen beyler ve yetim kalan oğlu Halil için şu ağıdı yakmıştır.
Şu görünen bebrininin höyüğü
Ali bey, Mehmet bey aşret büyüğü
Kara kaş altında sırma bıyığı
Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.
Pencereden düşen ayın ışığı
Irgalanır Halil'imin beşiği
Bu yıl beylerde mi olum keşiği
Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.
Bakın gözümün yayına
Keklik olup ötüşüme
Ağa yarim at oynatır
Şu dağların yokuşuna.
Öremedim dor atının örkünü
Sayamadım ben beyimin kırkını
Sandığa bastım da samur kürkünü
Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.
Yüce dağ başında bir kuzu meler
Kuzunun firkatı bağrımı deler
Halil'im pek küçük kim çözer beler
Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.
Acı poyraz esti kokumu soktu
Bir tek dikmemin de boynunu büktü
Aşiret içinde lift beyler tekti
Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.
Evimizin onu kulluk
Siyah saçım örgü belik
Kurban olam anam bacım
Yakışırmı bana dulluk.
Değirmene varsam nöbet alamam
Dilim varıp beyler oldu diyemem
Başım sığıp konaklara giremem
Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.
Beyimin bıyığı karalı simden
Camadan giymiş de sırf safi yünden
Hevesim almadım şu ölen beyden
Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.
Al elma dalında san zerdali
Bulamadım yapışacak bir dalı
Halil'im küçük te Urhuya'm yeni
Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.(11)
Ağıtta adı geçen Halil Bey, Ankara valisi Muhittin'i yakalayıp Atatürk'e gönderen Hamitli Rıza Bey'in babasıdır.
Hamitli Rıza Bey
Hamit'li Rıza Bey'in babası şair Halil Bey, Cerit aşiretinden Silsüpüroğlu Mehmet Bey'in oğludur. Anası Köşekli aşiretinden Hamza Bey'in bacısı Hüsne kadındır.
Halil Bey (1274 ) 1858'de Kırşehir’in Hamit köyünden doğmuş ve 5 yayında köy hocasına giderek okuma yazma öğrenmiştir. Kırşehir eşrafından olan dayılarının yanında Kırşehir Rüştüyesinde tahsilini tamamlayıp Akpınar köyünden Ali Efendi namıyla bilinen değerli bir hocadan icazet aldıktan sonra baş tahsildar olarak vazife yapan Halil Bey, 7 si oğlan biri kız olmak üzere 8 çocuk sahibidir. Çocuklarından ilki unlu Hamit'li Rıza Bey'dir. Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal'in önderliğindeki milli uyanışı boğmak isteyen İstanbul hükümeti, Anadolu'daki bazı illerin valilerini bu iş için görevlendirmiştir. İstanbul hükümetinden aldığı direktiflerle Ankara'ya donen Vali Muhittin, 1919 Eylülünün ilk günlerinde teftiş bahanesiyle Hacıbektaş;a gitmiş, Çelebi Cemalettin Efendi ve Bektaşî babalarının Kuva-yi Milliye taraftarlığında caydıramayacağın anlayınca Çorum'a geçerek forum Mutasarrıfı Samih Fethi Bey ile Kastamonu'daki 58 piyade alay komutam Mustafa Bey'i kandırmayı başarmıştı. 14 Eylül 1919 günü, İstanbul Hükümeti Dahiliye Nazırına bir bir telgraf yollayan vali Muhittin, topladığı kuvvetlerle Ankara'nın basılabileceğini bildiriyordu.
Ankara valisi Muhittin Paşa'nın faaliyetlerinden haberdar olan Mustafa Kemal, Ali Fuad Paşa'dan vali Muhittin'i tutuklamasını istemiş, Fuad Papa Hacıbektaş;a giden valiyi Albay Osman'a takip ettirmişti. Kolordu Komutanlığına vekalet eden Mahmut Bey'le haberleşen Fuad Papa, vali Muhittin'in mutlaka yakalanıp Sivas'a yollanması gerektiğini bildirmiştir. (12)
Ankara'ya dönme karan alan vali, Çorum'dan ayrılarak 19 Eylül 1919 da Sungurlu'ya gelmiş, oradan da Keskin'e geçmişti. Keskin'le Elmadağ arasındaki Kılıçlarbeli'nde pusu kuran Kırşehir;in Hamit köyünden oturan Kuva-yi Milliye reislerinden Hamit'li Rıza Bey'in Müfrezeleri vali Muhittin'i tutuklayıp Sivas'a göndermiştir. (13)
1879 yılında Kırşehir;e bağlı Hamit köyünden dünyaya gelen ve amcasının kızı şemsi hanımla evlenen Hamit'li Rıza Bey, Arapça-Farsça biliyordu. Rıza 8ey, 1919 Mebusan Meclisi seçimlerinde mebus çıkarak İstanbul;a gitmiş, Büyük Millet Meclisinin Ankara'da açılması üzerine Kırşehir milletvekili olarak katılmış, Milli Müdafaa Encümeni üyeliği görevinde bulunmuştur. Kardeşi Haydar Bey ile birlikte beş yüz adamıyla Birinci İnönü Savaşına katılan Rıza Bey, bu savaşta büyük yararlıklar göstermiştir. Savaş sonrası Rıza Bey'in adamlarından Hüseyin ve Alişan adli kişiler Kırıkkale'nin Cerid Kalesi koyunu basıp hâlkın altın ve kıymetli eşyasını gasbetmişlerdir. Köy hâlkı Ankara İstiklal Mahkemesine başvurarak bu işi Rıza Bey'in yaptırdığını, ayrıca Rıza Bey'in Acı adli çiftliğine katır satın almaya gelen doğulu kişilerin Şeyh Said'in adamları olduğunu bu münasebetle Rıza Bey'in devlete isyan eden Şeyh Said'le işbirliği yaptığı doğrultusunda şahitlik etmişlerdir. şevket Süreyya Aydemir cezaevinde beraber kaldığı Rıza Bey'i özetle şu sözlerle tasvir eder. "Aslında bir köylüydü. İri, heybetli, kara bıyıklı ve iyi huylu bir adamdı.... Padişahın Ankara valisini kendisinin dağa kaldırdığını, Atatürk;e Ankara yolunu açtığını ve onu Çankaya'ya kendisinin oturttuğunu söylerdi. (14)
Bir müddet sonra Mustafa Kemal'in karşısındaki grupta yer aldığı iddiasıyla suçlanan Hamit'li Rıza Bey, 11.1.1926 yılında huzursuzluk yaratan suçlarla itham edilerek, Ankara İstiklal Mahkemesinin kararıyla idam edilmiştir. (15)
Düşündüğü gibi konuşan, saf, başarıların siyasal ranta dönüştürmesini bilmeyen Hamitli Rıza Bey, savaş sonrası vali Muhittin gibilerinin ihtiraslarının kurbanı olmuştur. Derinlemesine incelenirse onun akibeti, bir Türkmen beyi olan Dulkadırlı Şehsuvaroğlu Ali Bey'in akibetiyle benzerlik gösterir.
Şair olan ve 1949 yılında vefat eden Hamit'li Halil Bey, oğlu Rıza Bey'in idamını şu içli mısralarla dile getirmiştir.
Yalan dünya senden lezzet almadım
Daim ağu kattın aşıma felek
Her daim ağlattın bir dem gülmedim
Hiç bakmadın gözüm yaşına felek.
Rıza Bey sehpada vasiyet etmiş
şu mektubu evime versinler demiş
Uzatmış urgana boynunu vermiş
Daha ak düşmeden saçıma felek.
Asla idamıma hiç üzülmeyin
Siz beni de oldu diye bilmeyin
Kaleli nesline selam vermeyin
Kalleşi çıkardın karşıma felek.
El bilir değilim haini vatan
İstiklal uğrunda ilk adım atan
Şehit olsun kalem zaptımı tutan
Yalan yafta taktın döşüme felek.
Cumhuriyete muhâlif bir iş görmedim
Alçaklıkla namusuma leke sürmedim
Ailem şerefine hâlel vermedim
Şehit namazı düştü şanıma felek.
Demişler isyana hazır duruyor
Şeyh Said'e iştirake varıyor
Dört alçak Kaleli şehit oluyor
Yalan yafta taktı döşüme felek.
Yüz bin felaketle günüm geçirttin
Nimet deyi bana zehir içirttin
Yıktın evim ta temelden göçürttün
Darbeler indirdin başıma felek.
Türküm Türk;ün imdadına yeterken
Adım adım terakkiye giderken
Vatanıma sadık hizmet ederken
Bu idler gelmezdi düşüme felek.
Üç dört alçak ittifak eylediler
Zamanında bende yardım gördüler
Bir isyana meyli vardır dediler
Bu yalan gitmedi hoşuma felek.
Kuva-yi Milliye'yi ben icat ettim
Beş yüz atlı ile harbe ben gittim
Hilafet valisin ben esir ettim
Bunları yazın mezar taşıma felek.
Kardeşlerim olduğumu bildirtmen
Şerefinizi üstünüzden kaldırtman
Düşmanları kendinize güldürtmen
Hainler karıştı mime felek.
İnkılapta hizmet aranmaz oldu
Hakikat aranıp bulunmaz oldu
Kim vurduya gitti bilinmez oldu
Vatana bir Rıza aramak boşuna felek.
Suçlu olsam buna razı olurdum
Elbet hâlasıma çare bulurdum
İsteseydim döğüşerek olurdum
Hilebaz karıştı işime felek.
Yine sarpa uğrattılar yolumu
Vatanıma feda ettim oğlumu
Akibet sehbada gördüm olumu
Haksızı düşürdün peşime felek.
Dünya bir fırıldaktır dönüyor
Hanümanlar harap olup sönüyor
Olum kuşu her kapıya konuyor
Zehir kattın tatlı aşıma felek.
Halil der inkılap sehpa kuracak
Takdiri ilâhi böyle olacak
Rıza.nin hizmetin vatan bilecek
Hiç bakmadın gözüm yaşına felek. (16)
Silsüpüroğlu Mahir ve Karaca Bey
Cerit, Silsüpür aşiretinden Hacı Hasan Bey'in oğlu Karaca, 1919'larda askerden firar edip başına topladığı bir kaş adamıyla amcasının oğlu Mahir ile birlikte eşkıyalığa başlamıştır. Kendisini takip eden müfrezelerden birini ayak bileğinden vurmuş, müfreze Kırşehir;e oturulurken kan kaybından ölmüştür. Karaca'yı bir türlü ele geçiremeyen yetkililer, Çerkezlerden ve Kürtlerden bazı kişileri Karaca'nın atlısına katarak yakalamak istemiştir. Amcaoğlu Mahir'in ikazlarına, Çerkezler bize bir şey yapamaz deyip kulak asmayan korkusuz Karaca Bey, Mahir ile birlikte dürbünle etrafı kolaçan ettiği bir sırada Kırşehir Karahıdır köyü yakınlarındaki Buzluk dağında bu Çerkezler tarafından arkadan vurularak öldürülmüşlerdir. Karaca'nın vurulduğunu gören atı cenazelerin yanına kimseyi yaklaştırmadığı için devlet, atını vurduktan sonra cenazeleri Keskin'e getirmiş ve asker kaçağı olduğu için cenazeleri ailelerine vermemiştir. Avanoğlu köyünden bir kişi Karaca Bey'in yüzük ve köstekli saatini taşıdığı için, adi bu olaya karıştığı gerekçesiyle, Karaca'nın kardeşi Fakı Mehmet tarafından köyünden alınarak köy çıkışında vurularak öldürülmüştür. Karaca ve Mahir için yakılan ağıt:
Şu görünen kahpe Buzluğun dağı
Al kana boyanmış köyneğin ağı
Vurulmuş diyorlar Hamit'in beyi
Alman vurdular ona yanarım.
Sabahleyin kalktım yerler alaca
Satın al atımı verin ilaca
Biri Mahir idi, biri Karaca
Alınan vurdular ona yanarım.
Bir odası vardır boyraza karşı
Şen olur Karaca beyin gezdiği çarşı
Nerde Karaca'nın Mahir'in naaşı
Alınan vurdular ona yanarım.
Maşallah mıskasın boynuna takmış
Çifte mavzerini dalma asmış
Kırşehir, Keskin seyrine çıkmış
Hamitli beyini vurdular ona yanarım.
Sabahleyin kalktım yerler yaşımış
Dürbününü boğazında taşımış
Seni vuran Çerkez ne kalleşimiş
Alınan vurdular ona yanarım.
Atlarım bizim ata kattılar
Tüfekleri çalılara takdılar
Karaca'mı Mahir ile vurdular
Alınan vurdular ona yanarım.
Sicim bıyık, kara kaşın eğerek
Her indiği yerde kuzu yiyerek
Çerkezler vurmuşlar beyim diyerek
Alınan vurdular ona yanarım.
Dünyada iltifat etmen Çerkeze
Gâyet kalleş olur koyman merkeze
Gafil ölüm tesir etti herkese
Alınan vurdular ona yanarım.
Teyzen döşşek döksün, bibin de yorgan
Seni vuran Çerkezlerde sizlere kurban
Daha evlenmedi Karaca'm ergen
Alınan vurdular ona yanarım.
Kuzu bizim amma bize vermezler
Aradaki muzuları görmezler
Yiğitlerin kıymetini bilmezler
Alınan vurdular ona yanarım.
Üç kağnıyı arka arkaya düzdüler
Karaca'mın tebdilini bozdular
Çukurları mezar diye kazdılar
Alınan vurdular ona yanarım.
Çerkezler de pusu kurmuş başıma
Hiç acımaz kurşun atar peşime
Kadınlar ağlaşır vurur döşüne
Alınan vurdular ona yanarım.
Mavlâm kahreylesin Çerkez surusun
Hiç komasın şu alemde birisin
Elleri kırılsın, kani kurusun
Alınan vurdular ona yanarım.
Söyleyin Silsüpür beyleri gelsin
Bulsun Çerkezleri ahımı alsın
Aşiret ağlasın yavrular yansın
Alman vurdular ona yanarım. (17)
Karalı haber de köye duyuldu
Aşiretler bar araya derildi
Gıran geldi bizim beyler kırıldı
Doldur mavzeri de çalam düşmana
Emmim oğlu düşmeyelim pişmana
Yılanlı deresi on sekiz koyak
Karaca'm açmadı bar telli duvak
Alişan Bey derki Karacayı bulak
Doldur mavizeri çalam düşmana
Düşmeyelim emmim oğlu pişmana.
Beyleri vurmuşlar derbent başında
Karaca'm da daha yirmi üç yaşında
Birinin alnında birinin döşünde
Doldur tüfengi de çalam düşmana
Emmim oğlu düşmeyelim pişmana.
Mahir Bey'de Karaca'nın menendi
Yiğit idi Çerkezlere güvendi
Mevtayı görünce kalbim inandı
Doldur tüfenğimi çalam düşmana
Emmim oğlu düşmeyelim pişmana.
Silsüpüroğlu Yusuf Bey
Hamitli Rıza Bey'in oğlu Yusuf Bey, Fransa'da tahsil gördükten sonra yurda dönmüş, İstanbul;da şevket Süreyya Aydemir ve arkadaşlarıyla siyasi çalışmalardan bulunmuştur. Yusuf Bey, bir müddet takipten sonra güvenlikte sorumlu kişiler tarafından komünizm suçlaması ile göz altına alınır. Gözaltındaki sorgulama sonrasında gördüğü işkence nedeniyle hastalanır. Serbest bırakılınca Keskin'e ailesinin yanına gelir. Kısa bir sure hasta yattıktan sonra 22 Mayıs 1945 yılında ölür.
Oğlu Rıza Bey'in idamı, Torunu Yusuf Bey'in ani olumu, Silsüpüroğlu Halil Bey'i derinden sarsmıştır. Halil Bey, torunu Yusuf Bey için şöyle ağlamıştır.(18)
Derûnumda alev ateş yanıyor
Yangıyı yangıya kattı da gitti
Göz bebeğim bir ocaktı sönüyor
Aklımı başımdan aldı da gitti.
Böyle imiş mukadderin yazısı
Hiç çıkarmı yüreklerden sızısı
Riza;dır babası, Yusuf kuzusu
Derdime dertleri kattı da gitti
Viran bağlarda bülbüller ötmez
Hayali asla karşımda gitmez
Yusuf her ülkede türeyip yetmez
Silsüpür şerefini aldı da gitti.
Halil doksan sene hayatta durdum
Nice türlü türlü felaket gördüm
Samur kürklü, kom bıyıklı yiğitler verdim
Yusuf hepisine baş oldu gitti. (19)
Silsüpüroğlu Doğan Gürbüztürk
Urfa, Viranşehir Kaymakamı Doğan Gürbüztürk, Kırşehir Hamit köyünde oturan Türkmen Cerit aşiretinden Silsüpüroğlu Hüseyin Bey'in oğludur. (1) Viranşehir Kaymakamı iken, arazi bölüşümündeki çıkar ve rüşvet ağının çökertilmesi için mücadele ettiği bir zamanda 21.5.1967 pazar günü saat 16 sıralarında muammalı bir şekilde ölmüştür.(20)
İlçenin Savcısı İbrahim Sönmez'in, Gürbüztürk'ün ölümünden sonra zamanın Adalet Bakanı Hasan Dinçer'e çektiği telgrafta şöyle demektedir.
- "Dürüstlük timsali hümanist insan örneği ideal arkadaşım kaymakam Doğan'ı kaybettik. Doğan ve ben gücümüz nispetinde yedirmemeğe çalıştık. Olaylara bizzat kendimiz koştuk. Bir aile geçimsizliği yüzünden gerçi o intihar etti, onu intihara çevresi sürükledi. O idarenin ben Adliyenin şerefini koruduk, sizden tek isteğim bir ağabeyimiz olmanız hasebiyle bu kötü çevreden beni kurtarmanızdır. Üç gündür gözyaşları içinde uykusuz ve huzursuzum. Hürmetlerimle." (21)
Gazeteci Fikret Otyam yazdığı kitabının bu konuya ayırdığı bölümünde o günlerde çıkan gazetelerde bu olay aktararak şöyle vermektedir."Kaymakama rüşvet vermek isteyen yolsuzluk sanığı 3 memur derhâl tevkif edildi. Urfa valisi Kemal Gazezoğlu'nun hazine arazilerinin kiralanmasında yolsuzluk yaptıkları iddiasıyla işten el çektirdiği hazine avukatı 5 memurdan 3'u derhâl tevkif edilmiştir. Kaymakam Doğan Gürbüztürk ilgililer tarafından tebrik edilmiştir.
Doğan Gürbüztürk'ün ölüm dosyası kendisini evinin kapısına asarak intihar etmiştir şeklinde kapatılmasına rağmen hâla esrarını korumaktadır. Bir çok dedikodudan sonra ceset, İstanbul;a Adli Tip Kuruluna gönderildi. Ölümün boğulmadan olmadığı anlaşıldı.(22) Kardeşleri başta olmak üzere akrabaları bu intihar olayına inanmadılar. Hırçın, cesur, yiğit, yurtsever Kaymakamın bir komploya kurban gittiği kanısına vardılar. O yurtsever bir kaymakam idi, kendi gitti adi kaldı yadigar.
O bir doğandı.
Kor gibi ışıldayan gözleriyle gürbüz,
Türk kalelerinde yalın kılıç savaşan bir kahramandı.
Yenilmez iç güdüsüyle,
Nemrut'un puşt zulasındaki kara örümceğin ağına,
İbrahim, misali düştü kaldı.
Bilmezdi ki, orda her sona eren gün,
Kalleşe dost,
Yiğide düşmandı.
Doğan, doğan,
Burası Mezepotomya, burası
Harran;dı.
Toprağı ihanet, gözyaşı kandı.
Cerid Silsüpüroğlu Ali Bey'in ölmesi üzerine, oğlu Osman Bey'e II Mahmut tarafından yeniden verilen fermanın kopyasının Latin harflere çevirisi:
İşbu bin iki yüz elli beş (1255-1830) Rebiul-Ahiri'nin (Temmuz) 19 günü taht-i ali taht-i Osmanî üzerine culus-ı hümayunnamesine me'mun şahanem vaki olub umumen tecdid-i berat olunmüç fermamm olmagm binaen ala zalik kemakan Hümayunuma merbut Silsüpür Ceridi Mukataası Mir aşireti işbu rafi-i terfiaten hakani kudretül emasil vel akran Osman Bey zide kadruhu yedinde bulunan beratın getirip tecdidi rica eylediği acilden kuyûdladı. İmtizacım maden-i mezbur emini esbak Abdurrahman Bey varidul evradın arzuhâlinde mukataa-i mezburun Mir aşiretinden A1i Bey bundan akdem vefatına mebni mahlulinden Mir aşiretinin mezbur muteveffa-yı merkum Ali Bey hafidlerinden Osman Bey tevcih olunur. Yedine beratı şerif verilmesi hakkında inha ve Keskin kazası naibinin verdiği ilam selaiyat ve tekata-i mezbure mutasarrıfları Muhammed Bey ve Hamza Bey taraflarından ilam ettirilerek iktizasına harcı amirem nazırı işbu muteveffa Mir Ali vefatından istislam olundukta Mir aşiretinin mezbur muteveffa-yı merkumun uhdesinde olanlarını ve bu makule terekan mukataatı cemaati Mir aşiretlerinin azl ve tayinleri malikane mutasarrıfının inhasına maktuta ittiği Mir aşiretinin mezbur emin-i ileyhin arz-ı mucibince merkuma tavsiye olunması hususunda muma-ileyha taraflarında ilam olunmuş olduğuna inha ve ilam olunduğu üzere salifizzikr Mir aşretli mezbur muteveffa-yı merkumun mahlulinden bila tayin uhdesine tevcih olunarak, yedine berat-ı şerifim itasını mecburen ilam itmiş olmakla arz-ı ilam olunduğu vechile salifiz-zikir 12461830 senesi zilhiccesinin (mart) on dördüncü günü tarihli virilmiş olan berat-ı şerif ile uhdesinde olduğu derkar olmakla tecdid-i berat-ı celili kuvvetim şerif verilmek babında ferman-ı ali şanım sadır olmakla hakkında mezd-i inâyet-i padişahanım zuhura gelip 1255-1839 senesi zilhiccesinin (mart) 18. günü tecdiden bu berat-ı hümayunu verdim. Ve buyurdum ki muma-ileyh Osman Bey zide kadruhu vechi meşruh üzere aşiretin mezbur öşriyetlik mezbur muteveffa-yı merkumun mahlulunden kema fis-sabık mutasarrıf zabt ve idaresine başka kimse kendisine bu işte hiçbir engelleme yapmasın, böyle bileler ve alamet-i şerifime itimat kılalar.
II Mahmut
1255-(1839)
Zilhicce
KAYNAKLAR
İlhan Şahin, XVI. Asırda Halep Türkmenleri, S. 694,695,696. Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı 12, İst. 1982. Prof. Dr. Refet Yinanç, Dulkadir Beyliği, S. 8, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yük. Kurumu, Ank. 1989.
Baki Yaşa Altınok, Öyküleriyle Türküleriyle Kırşehir Ağıtları,
Türklerde Devlet Anlayışı, Haz. İsmet Parmaksızoğlu, S. 116, Başbakanlık Basımevi, Ank. 1982.
Rudi Paul Lindner, Göçebeler ve Osmanlılar, S. 170,171, Çev. Müfit Günay, İmge Kit. Ank. 2000.
Silahtar Fındıklılı Mehmet Ağa, Nusretname, C. I. S. 246,250.
Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmp. Aşiretlerin İskanı, S. 57, Eren Yay. İstanbul.
Ahmet Refik, Anadolu'da Türk Aşiretleri, S. 84,85,86,87. Enderun Kitabevi, İst. 1989.
Necati Silsüpüroğlu, Hamitli Halil Bey'in Şiirleri, S. 8, Ank. 1958. Bekir Sami Beyazıt, Kozanoğlu'ları İsyanı ve Güneydeki Aşiretlerin İskanı, 5.14.
Kırşehir Destanları, nr, 4. Ahmet Z. Özdemir, Avşarlar ve Dadaloğlu, S.149. Dayanışma Yay. Ankara.
Necati Silsüpüroğlu, a,g,e. S. 6. Kırşehir, Akşakent, Hamzabey Köyünden Öğr. Hacı Özdemir, 12.3.1930 Doğ.
Gürbüz Gürbüztürk, Keskin, 1929 Doğ. İlk Okul, Bülent Gürbüztürk, Keskin, 1966 Doğ. Lise.
Mazhar Mufit Kansu, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber, C. I. S. 295, T.T.K. Basımevi Ank. 1966.
Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, S. 192, İst. 1953. Naşit Hakki Uluğ, Hemşehrimiz Atatürk, S. 34, Türkiye İş Bank. Yay. İst.
Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, S. 380, Remzi Kitabevi İstanbul.
Halil İbrahim Uşak, Tarih İşinde Haymana, S. 52,53, 1985. Naşit Hakki Uluğ, a,g,e. S. 34.
Kırşehir Destanları, nr. 23.
Murat Baker, Kırıkkale, Yeniyapan Köyü, 1930 Doğ. İlk Okul. Gürbüz Gürbüztürk Keskin, 1929 Dog. Ilk Okul. Bülent Gürbüztürk, Keskin 1966 Dog. Lise.
Gürbüz Gürbüztürk, Bülent Gürbüztürk.
Gürbüz Gürbüztürk, Bülent Gürbüztürk.
Fikret Otyam, Gide Gide, 5.51. 1967, Fikret Otyam, a.g.e. S. 110.
Kim, 7 Temmuz 1967 Cuma, Sayfa 4.
Fikret Otyam, a,g,e. 111.
Yazar Dersimli Türkmen - akt. at 23. Temmuz 2004 21:20:40:
Mahzuni Şerif'in kendi kaleminden geldiği yerler,kökeni,geçmişi,hasılı Mahzuni Şerif'in tüm kaynakları...:
Mahzuni Şerifin Geçmişi
13. yüzyılda başlayan Asya kültüründe Bektaşilik, özellikle Türkmen aşiretlerinde büyük taraftar buldu. Doğu Türkmenistandan, Horasana, Tebrizden Kırşehire uzanan hatta Peçenek, Çepni, Akkoyun, Karakoyun, Karakeçeli, Dadal, Kutan, Karadonlu, Barak, Avşar, Kayı, Gagavuş, Uzun Hasan, Karaçadırlı, Hormek, Ağdil gibi daha adı duyulmadık Türkmen aşiretleri yaşamıştır. İslamın ve Aleviliğin Anadolu;ya girmesinden sonra, Selçuklular, Bizanslılar, Moğollar arasında, yer yer kendi bütünlüğü arasında da büyük isyanlar çıkmış sonları kanlı bir şekilde kapatılmıştır.
1598-1601 yıllarında Tebrizde başlayan Alevi kırımı, Tebriz muhafızı Hadım Cafer tarafından gerek İran içinde, gerekse Osmanlı Türkmenlerine karşı büyük katliamlarla devam etmiş olup aynı tarihlerde, Horasandan bugünkü Tunceli ilimize bağlı Hozat ve Pertek yaylalarına kaçan, Karadonlu Türkmen aşireti bu yaylalara binlerce koyunlarıyla, çadırlarıyla yerleşirler. Buralara gelmelerinin tek nedeni, bu aşiretin en büyüğü ve Hacı Bektaş Veliye dahi halifelik yapmış olan Canbaba hazretlerinin bu topraklarda yatmış olmasıdır. Canbaba Bektaşilik inancında zehiri içip ölmeyen, Bizans Kayzerleri tarafından kazana konulup kaynatıldığı halde diri çıkan mitolojik olguya sahip bir velidir. Bu deneyle kendisinin inancına inanılması için, Hıristiyan Kayzer tarafından öngörülen bir koşul olduğundan ağuyu içmiş ve rivayette Canbabaya ağu içen anlamında ;Ağuçan denilmiştir. İşte bu ulunun Horasanda kalan torunlarından Seyyid Ali Haydar Ağa bütün müridlerini ve sürülerini alır, Hozata Barginek yaylasına konar. Aynı tarihlerde Celali isyanları baş göstermiştir. Anadolu Celalilerini bastırmak için, yeni sadrazam olmuş, Hırvat kökenli Kuyucu Murad Paşa Anadoluya Serdar olarak gönderilir. Kırşehir, Sivas, Yozgat, Amasya, Tokat, Malatya düzlük ve dağlık yörelerinde bulunan Celali yandaşlarını imha etmesi için padişah buyruğu verilir. Murad Paşa gizli bir Hıristiyan olduğu halde, İslamcı bir tavır sergiler ve Nakşibendi tarikat yanlısı görünür. Çok koyu bir Sünni süsü ile Anadoluda yakıp yıkmadığı yer kalmaz. Tebriz ve Horasanda yaşayan Alevi ve Bektaşiler, Celalilerden önce 1527de yaşanan Kalender Çelebi isyanını desteklediklerinden, Osmanlı Sarayı ve Kuyucu Murad Paşa tarafından takip altındadırlar.
Ağuçan Ali Haydar Ağa ve amcasının oğulları, Ceritliler ve yine aynı aşiretin bir diğer parçası olan Hormekanlıların Muş ve Maraş illerinde oldukları saptanır. Osmanlı ordu müfrezeleri bunların üstüne gönderilir. Durumu istihbarat edinen Ali Haydar Dedenin başı, Pertek;te bulunan Ermeni ve Gürcülerle zaten derttedir. Bir yayla sorunu yüzünden çadırları baskın görmekte, Hozat ve Pertekte yaşayan Sünni halkla ihtilaflar yaşamaktadır. "En iyisi buralardan göçmek reva oldu bize, Hatay topraklarına göçelim..." der ve oğullarını, taliplerini toplar.
Peçevi tarihi, Kuyucu Murad Paşayı memleketi eşkıyadan temizleyen yiğit bir vezir olarak gösterse de insanları, önce kuyu kazdırıp, sonra yüzlercesini üstüne koyarak öldürten bu kişi beter bir insandır. Çünkü eşkıya diye tanımladıkları insanlar Hz. Aliyi, Muhammedi, Allahı, Kuranı, Ehlibeyti seven Türkmen Alevileridir.
Osmanlı Sarayına ne olduğu belirsiz bir devşirme olarak giren sonra da paşalığa kadar yükselen bu Hırvat Murad Paşa denen zalim, Osmanlı tarihinin bir yüz karasıdır. Vezirliğini yaptığı adaşı padişah 4. Murad, Kuyucudan aşağı kalmaz. Derecede merhametsiz, tutucu ve zalim bir padişahtır. Hükümdarlığında Anadolu topraklarına kan ve fitne saçmış, Anadolu aydınını, bilgesini ezmiş, İslamı kötüye kullanmış bir hükümdardır. İşte bu şartlar altında Hozattan başlayan Ağuçan göçü, geride, bıraktığı üçyüze yakın şehitleriyle, önce Malatya topraklarına ulaşır. Kendisinden çok yıllar evvel, Horasandan gelen, Divriğiye Kangal ve Darende yaylalarına yerleşen Uzun İbrahimoğullarına (Drejanlar) konuk olurlar. Çünkü bu kadar öveç koçu ve binlerce koyunu barındıracak, ancak bu dağlar vardır. (Drejan aşireti asimileye uğramış konumdadır.) Murad Paşa müfrezeleri Divriğiye kadar ulaşmış olup, oradan Elazığ / Pülümür, Erzincan ve Dersim Alevilerini yok etmek üzere hazırlık yapmaktadır ve Ağuçan kaçmaktadır, kaçmaktadır...
Seyyid Ali Haydar Ağanın Malatya ovasına yerleşmesi, sürülerinin ve çadırlarının Yama Dağı eteklerine konuşlandırılması, Kangal, Divriği, Elbistan, Akçadağ ve Kürecik Türkmenlerinde de büyük bir sevince vesile olur. 4. Murat döneminde Celali harekatına asker verdiği için, Ağuçanlılar zan içindedir. Osmanlı devriyelerince köşe bucak aranmakta, bulunduğu anda kılıçtan geçirilme tehlikesiyle yüzyüzedirler.
Vartodan gelen bir elçi, Ali Haydar Ağanın bu yöreleri terketmesi gerektiğini, Hormek aşiret reislerinden mektup olarak Seyyid Haydara ulaştırırlar.
Drejan aşiret büyükleri çadır toplantıları yaparak, Ağuçan aşiretinin buradan kaçması ya da kaçırılması için bir sürü plan yaparlar. Önce Kürecikten Ellez Obasına haber verilip Çamşıhı Beyi getirilir. Kürecik ve yöreleri de Sinamelli aşiret reisliğine bağlıdır. Ancak Ağuçan postnişiliğini mürşid postu olduğundan, bu dedelerin piri sayılmaktadır.
Karar verilir, Seyyid Ali Haydar Ağanın altı sürü koyunu, Drejan ve Çelikan ağalarınca satın alınır. Bu arada gerek Ali Haydar Dede, gerekse Hanım Sultan, eşi Razey (Hormek kızı Irazca) hastalanmıştır. Onlara iki atlı bir revan yatak hazırlanır, Elbistan yoluyla Hatay topraklarına geçerler. Burada Dadal Türkmenlerinden Mursal Beyliği yaşamaktadır. Onlar da Tebrizden ve Horasandan Hadım Cafere dayanamayıp kaçan Bektaşi Türkmenlerdir. Mursal, bugünkü Reyhanlı ilçesine bağlı tarihi bir köydür.
Başbakanlık arşivlerinde ve Reyhanlı tarihinde, Hatay müstakil devletken, Selçuklu ve Osmanlı Türkmenlerinden, İran ya da Türkmenistandan kaçan her Türk boyu bu yörelerde sığınmacı olarak kalmışlardır. Ayrıca Hatay Aleviliğinde Nusayrilik gibi çok köklü bir Ali taraftarlığı bilindiği için, Osmanlının zulmünden hicret eden herkes bu yörelere kaçmakta ve yerleşmektedir.
Yaşlı ve yorgun Haydar Dede ve eşi Ana Sultan (Hörmekli Razey) burada ancak iki ay kadar hayatta kalabilirler ve terk-i dünya ederler. Ağuçan Seyyidlerinin Mursala gelmesiyle, Niğde, Kayseri ve Yozgattan mürid akınları bu köye koşarlar. Ne var ki Osmanlı istihbaratı burada da onları keşfederek son Celali azgınlığını yok etmek için Hatay Devletine tamim yazar. Bu kanun kaçaklarını bölgeden kovmasını ister. Bu vesileyle Hatay Valisi, Haydar Dedenin oğlu, Zeynel ile Yeğeni Ceritli Müslüm Dedeyi makamına çağırttırıp, bu toprakları terketmeleri gerektiğini söyler. Huzuru bozulan Zeynel Dede, Hatay Valisinden birkaç gün ister ve kalan sürülerini Halep tüccarlarına satar. Hozattan itibaren Barginekli ve Ceritli aşiretlerinin izini Mursalda bulan Osmanlı, Ağuçana burada da rahat vermez.
Aradan geçen 150 yıllık bir süreç içinde, Toroslarda, Dadal Türkmenleri ve Sarıkeçili Yörüklerle başlayan isyan kavgaları da kızışmaktadır. Saraya karşı ayaklanan Toros Dağlarının bütün Türkmenleri, yenildikten sonra Hatay bölgesinde, Mursalda yaşayan Karadonlu Türkmenlerinin, Ağuçan ve Ceritli Obaları dağılır. Sürülerini Halep tüccarlarına satan Ağuçan Seyyidliği, Seyyid Mürsel, Müslüm ve Zeynel Dedeler gözetiminde tekrar Malatya / Doğan Şehir, Elazığ / Sün bölgesi, Elbistan / Nurhak Dağlarına çekilirler. Olaylar o kadar seri baskınlarla yoğunlaşır ki, Reyhanlının, Mursal ve Amik topraklarında kalan Ceritli (Ağuçanlılar) göçü, kendilerini baharda göç eden kuş sürülerine benzeterek isim değiştirir, ;Cırıklılarolarak Elbistan yaylaklarına giderler. Nurhak Dağlarına yerleşen bu Horasan kökü, yüzlerce çadırını buraya kurar, develerini ve koyunlarını Anadolunun bu muhteşem yaylasına yerleştirirler. Ancak Osmanlı yakalarını bırakmamıştır. Çünkü, gerek Celali başkaldırısında, gerekse Kalender Çelebi vakasında Karadonlu aşireti (Ağuçanlı Türkmenler) ile onların diğer parçası olan Ceritli Türkmenleri, saray isyanlarına büyük çapta yardımcı oldukları için, Osmanlıca fişlenmiş olup, özellikle de Dulkadiroğullarıyla işbirliği yaptığı için bu takipten kurtulamamıştır.
Aradan 150 yıl geçmiş olmasına rağmen, Elbistan kadılığına ferman gönderilerek, Nurhakta yaşayan Cırıklı yani Ceritli aşiretiyle Ağuçan dedeganlığının ıslah edilmesi için kesin buyruklar tamim edilmiştir. Bu arada Seyyid Müslüm ve Seyyid Zeynel Dedelerin öldürülmüş olması son Seyyid Muhammedi zor durumda bırakır. Elbistan kadılığını elinde tutan Kadı Mehmed Bey Nurhak’a zaptiyeler göndererek sarayın emrini bildirir. Seyyid Muhammed’i Osman-ı Aliyeye uymaya ve şeriat hükümlerine sadık kalmaya davet eder. Genç olmasına rağmen, Kerbeladan yeni dönmüş, Seyyid Muhammed Hacı Mehmed ünvanıyla anılmaktadır.
Keşf-i kerameti, bilge ve demokrat kişiliği ile bir anda güneyi sarmış bir insan olduğundan, Osmanlı Sarayını ve Maraştaki Zülkadir varlığını rahatsız etmektedir. Bu "zındık Kızılbaş ekibi"nin Nurhaktan mutlaka sürülmesi gerekmektedir. 1780li yıllarda Kadı Mehmed, Seyyid Muhammedi Elbistana çağırır: "Bak dede!" der.
"Sizin atalarınız da Hünkara karşı geldi, Kalender Çelebiyi desteklediler. Ne var ki şu an senin konakladığın yaylada, Nurhakta Kalender Çelebinin başı kesilerek, at heybesi içinde İstanbula gönderildi. Gel inattan vazgeç, ulül-emre uy. Senin için Hasan Ali Yaylasını tahsis ettim. Müritlerini topla, camiye hayır deme!"
Seyyid Muhammed kaşlarını çatar düşünür: "Kadı efendi!" der.
"Biz Elhamdülillah Müslümanız amma, İmamımız Oniki İmamdır. Bizim en ulumuz senin o buyurduğun camide şehit edilmiştir. Ol nedenledir ki biz Ali evlatları olarak, ceddimize lanet okunan bir mekânda Hakka tapmayız. Cem evlerimizi yıktırdınız, Padişah Mahmudun emriyle, dilimizi Arapça ettiniz. En kutsal mekânlarımıza Emevinin ve Abbasinin emir ve buyruklarını soktunuz. Biz Türkmenleriz, Allahımızı kendi, dilimizle anarız. İbadetlerimizi de yine kendi öz dilimizle icra ederiz.
Biz hiçbir zaman, bu topraklarda kan aksın istemedik. Ancak sizlerde bu ülkenin çocukları olduğunuz halde Osmanlının devşirme paşalarına teslim oldunuz, neslinizi inkâr ettiniz.
Oysa ki Osmanlının kurucusu Osman Gazi (Otman Gazi) dahi, pirim, Pirim Hünkâr Hacı Bektaş Velinin himmetiyle kılıç kuşanmış, Şeyhim Edebalinin himmetiyle bir imparatorluk kurmuştur. Şimdi, niçin bizi bu ülkeden saymıyorsunuz? Kaldı ki dört kıtada benim ceddim at koşturdu, Muhammed dinini, Bektaşilik yaydı. Şimdi biz üvey mi olduk?"
Kadı Mehmet zaten bunları bilmekte ve Seyyid Muhammede büyük bir inançla bakmaktadır:
"Senin ve taliplerinin kılına zarar getirmeyiz. Yeter ki sen, padişah buyruğunu reddetme. Nurhakı terket. Bir müddet Hasan Ali Yaylasına göç."
Bu teklif Seyyid Muhammedin aklına yatar. Akşam çadıra döndüğünde, rehber ve müritlerini toplar: "Erenler, Osmanlıdan kurtuluş yok..." der.
Nurhak Yaylasına, kendilerinden önce gelen Türkmenlerin Reisi Seyyid Kocada bu fikri onaylar. Artık, Hozat / Berginekten gelen bu köklü Ağuçan / Ceritli aşireti, Osmanlı zulmü karşısında, Ehl-i Sünneti kabullenmeye başlayarak, aşiretin adını Cırıklı Aşireti olarak değiştirir. Cırık, göçebe kuşlar grubudur.
Aşiret, bu anlamdan esinlenerek, adını Cırıklı Aşireti olarak değiştirirken bir anlamda Osmanlının fişlenme takibinden kurtulmaya çalışır. Kadının tavsiyelerine uyan aşiretler, gerek Seyyid Koca gerekse Seyyid Muhammed eşliğinde, bugünkü Akçadağ toprakları içinde bulunan Hasan Ali Uşağı Yaylasına göçerler. Türkmen affının gündeme gelmesiyle de Elbistan Kıyısına inip 5 km. kuzeyde bir çayırlığı işgal ederler.
Hasan Obası denmektedir. Burası göçer Çilingirlerin bulunduğu, otlak bir arazidir. Bunun için adına Çilingir Çayırıda denir. Bugün burası Çilingir Çayırı, diye anılmaktadır. Seyyid Muhammedin türbesinin bulunduğu bu köye şimdi ise, Hasan Köyü denilmektedir. Bütün Elbistan / Malatya ovalarında ve dağlarında o günün büyük mürşidi ve evliyası olarak bilinen Seyyid Hacı Mehmet Dede, Âşık Mahzuni Şerifin babası Zeynel;in öz dedesidir.
Seyyid Mehmetin 1800lü yılların başında vefat etmesiyle, Hasan Köyde asimile edilerek Sünniliği kabul eden Cırıklı ve Ağuçan Türkmenleri burada kalır. Ancak, Oniki İmama bağlılığını sürdürmek isteyen, Kocolar ve bir kısım Ağuçan Türkmenleri, Koç Obası Albaslı Yaylalarına dağılır.
Sonunda, Afşinin 15 km. kuzeydoğusunda, küçük bir tepe üzerine gelirler ve Hozat / Barginek Köyünün anısına Berçenek Köyünü kurarlar. Elbistana; Dersimden, Horasandan Hataydan akın etmiş bütün Türkmen ve Yörük Alevileri asimileye uğrar ve köylere; camiler, imamlar tahsis edilir. Bu arada Berçenek Köyüde 3-4 çeşit aşiretin karmasından meydana gelir (Ağuçan, Cırıklı, Kocalar, Savranlar, Ellezler). Bu aşiretler uzun zaman kök kültürlerini devam ettirirler. Ancak, bunlarla birlikte, Maraş Sünni Türkmen köylerinden gelen bir kısım Sünni Yörük uzantıları da bu köye yerleşirler.
1940lı yıllarda, Berçenekte ilkokul olmadığı için Mahzuni, Elbistan;ın Alembey Köyünde, Lütfü Efendi Medresesinde Kuran eğitimi alır, eski Türkçe okur, yazar. Ancak, 1956 yılında köye gelen ilkokuldan, mezun olduktan sonra Mersin Astsubay Okuluna gider. 1960 yılında Ankara Ordu Donatım Teknik Okulunu bitirir.
Başarısının gereği Kuleli Askeri Lisesini aynı yıllarda hak etmesine karşılık, toplumculuğa ve halk edebiyatına gönül verdiği ve Alevi olduğu için ordudan ihraç edilir. 1961 yılından itibaren yüzlerce plak, kaset yapar.
Hakkında yazılan ve yazdığı kitaplar uluslararası edebi tartışmalara konu olur ve 1998 yılında dünyanın, yaşayan üç büyük ozanı arasında birinci sırayı alır.
Mahzuninin şeceresindeki son Seyyidlik, Ağuçan (Ceritli ya da Cırıklı) Aşireti Osmanlının son hışmına uğramış Türkmen halkıdır. Bugüne kadar adının yeni değişmiş olduğu Ekin Özü ilçesi birkaç yıl öncesine kadar tarihi adını Celali (Celal Ağa) olarak sürdürüyordu.
Özetlemek gerekirse, 1940lı yılların başında doğan Mahzuni Şerif, elini sazına attığı günden itibaren bu tarihi bilmekte gecikmemiş ve sürüp geldiği ecdadı yolunda fire vermemiştir. Geçmişinde yapılan zulüm ve adaletsizliğe kin beslememiş olup, Yezid sözcüğünü yalnız Hz. Hüseyini şehit eden Emevi zalimi için kullanmış ve hiçbir Sünni dostuna Yezid yakıştırmasını reva görmemiştir. Yine özetlenebilir ki, Mahzuni Şerif, kendisini dünya kültürleri içinde bir parça, mazlum milletler içinde bir birey olarak tanımlamıştır.
|