Şu Mübarek Günde Küsmek Olur Mu?*Uzat Ellerini Bayramlaşalım.*Tanrı Selamını Kesmek Olur Mu?*Uzat Ellerini Bayramlaşalım.

MERHABA
YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ
KIRŞEHİR
KARINCALI KÖYÜNE HOŞ GELDİNİZ
1-Karıncalı'nın Tarihi
2-Köy Anıları-Yağmur Duası
3-Köyden bakış
4-Karıncalı Sülaleler
5-Kurtuluşta Karıncalı
6-Kırşehir ve Köyümüz
7-Karıncalı Meslek Mensupları
8-Yurt Dışındaki Karıncalılar ve Konsolosluk Adresleri
9-Köy Yemekleri
10-Kırşehir Tarihi
11-Kırşehir Ozanları
12-Kırşehir Halk Kültürü
13-Kırşehir ve Dünya
14-Kırşehir Ünlüleri
15-İstiklalden İstikbale Kırşehir
16-Kırşehir Turizmİ
17-Neşet ERTAŞ
18-Kırşehir Kültürü
19-Kırşehir Haritası
20-Bektaşilik
21-Ahilik
22-Aşık Paşa
23-Atatürk Köşesi
24-Atatürk ve Dünya
25-Atatürk Kırşehir'de
26-Türk Gençliği 10.Yıl Nutku
27-Bilgi Dağarcığı
28-Topraksız Alkan ın Şiirleri
29-Türkü Şiir ezgi Ağıt Harmanı
30-Serbest Kürsü-Aşık İsmail -Karıncalı Manileri-Misafir Eserleri
31-Deyimler ve Maniler
32-Tarım ve Hayvancılık
33-Haydı Gülümse
34-VATANA CAN VERENLER
35-Ay Yıldızlı Al Bayrak
36-İstiklal Marşı
37-KIRŞEHİR SEMAHI ve SAKLAMA ODASI
38-Ermeni Sorunu
39-Kıbrıs KKTC.
40-Ana Vatan Türkiye
41-TÜRK DÜNYASI
42-Linkler
43-DUYURU-ETKİNLİK HABERLERİ GÜNLÜK AYLIK DÜNYADA ZİYARETCİ SAYISI
44-Hayatın İçinden*ANILAR
45-AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ
46-KONUK ESERLERİ
MİSAFİR ARAŞTIRMACILARIN KÜLTÜR VE
ARAŞTIRMA MAKALELERİ
47-KARINCALI KALKINDIRMA DERNEĞİ
48*İNTERNET HABER*GAZETE OKU*RADYO DİNLE*TELEVİZYON SEYRET*
49-KONUK DEFTERİ

46-KONUK ESERLERİ
MİSAFİR ARAŞTIRMACILARIN KÜLTÜR VE
ARAŞTIRMA MAKALELERİ


010.gif

banner_ust_sol.gif

*****************************************
FRANSA KÜÇÜK BİR DEVLET LAFAZAN BİR ÜLKE
HİTLER İKİ GÜNDE PARİSE GİRDİ.TARİHDEN VE
SAVAŞ DAN ANLAMAYAN KORKAK BİR ÜLKE.
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN OLMASAYDI
FRINBOĞAZ ALMANSKİFRANSİ OLACAKTI ADI.
DUA ETSİNLER TÜRK HAKAN SÜLEYMAN HANA

FRANSA'YA İTHAF OLUNUR.

ADAMINA GÖRE ADAM

İncilli Çavuş, Osmanli elçisi olarak Fransa kralına gönderildiğinde, elbiseleri yamalı imiş.
Kral :
- Bana, senden baska gönderecek adam bulamadılar mı ? deyince,
İncilli :
- Osmanlılar, adama göre adam gönderirler cevabını vermiş.
Site yapımcısı

2008 DÜNYA PAPATES YILI NEDENİ İLE
PATATESİN İLGİNÇ YOLCULUĞU, PATATES NEREDEN GELDİ?

2008 PATATES YILI OLACAK
Birleşmiş Milletler, 2008'i Dünya Patates Yılı olarak ilan etti.
İspanyolların Peru'da keşfederek Avrupa'ya getirdiği patates bugün tüm dünyada en temel gıdalardan biridir. BM Gıda ve Tarım Organizasyonu'nun Genel Direktörü Jacques Diouf, patatesin, pirinç, buğday ve mısırın ardından dünyanın dördüncü büyük gıda kaynağı olduğunu açıkladı.
Diouf, her yıl dünyada 350 milyon ton patates üretildiğini, bu üretimin yüzde 52'sinin gelişmekte olan ülkelerde gerçekleştirildiğini söyledi. Diouf'un bildirdiği verilere göre yılda 6 milyar dolarlık patates ticareti yapılıyor.

Patatesin anavatanı Peru'da 600 bin aile geçimini patatesten sağlıyor, yılda 3,3 milyon ton patates üretiyor ve kişi başına yılda 150 kilo patates yiyor. Peru'da değişik renk ve şekillerde 1000 tür patates yetiştiriliyor.
İstanbul 1453 de Fatih Sultan Mehmet tarafından alınınca, Doğudan-Hindistan.dan gelen baharat yolu da, Avrupalılara kapanmış, Batılı tüccarlar, gemiciler Hindistan.a ulaşmak için yeni yollar aramaya başlamışlardı. Cenovalı Vivaldi Kardeşler, iki gemiyle okyanusa ilk kez açıldılar. Kestirme yoldan Okyanusu aşıp Hindistan.a ulaşmak istiyorlardı. Fakat Karanlık Deniz, Atlas Okyanusuna o zamanları Karanlık Deniz diyorlardı), gemileriyle birlikte denizcileri yuttu.
Daha sonra Kristof Kolomb.un 1492 yılında Amarika.yı (ilkin Hindistan zannıyla) bulmasıyla, Avrupalılar hiç görmedikleri yeni sebze ve meyvelerle karşılaştılar. Bu arada Amerikan yerlileri de, hiç at görmedikleri için, gemilerle Avrupa.dan gelen atları, ata binmiş insanı görünce,yarısı hayvana, yarısı insana benzer yeni tanrılar geldi diyerek büyük şaşkınlık yaşadılar. Neyse, bunları tarihin sayfalarına, okuyucunun kültürüne bırakıp, biz asıl patatesin yolculuğuna ve öteki sebze ve meyvelerin gelişine dönelim.
Bunlardan patatesin Amerika.dan getirilip dünyaya yayılışı çok ilginçtir. Patates ve mısır Peru.da İnka uygarlığının iki önemli şaheser yiyeceğidir. Patatesin anavatanı Peru.dur. İspanyollar 1532 de Peru.yu ele geçirip yağmalamaya başlamışlardı. İşgalciler yerlileri katledip altınları, gümüşleri yağmalarken, merak için bir çuval patatesi Amerika.dan Avrupa.ya öylesine yüklerin arasına koyup getirmişler.1565 yılında çuval içinde Avrupa.ya ilk kez gelen bu yamru yumru nesne, ne, nasıl, neye yarar olduğu merakı ile gasp edilen altınlarla birlikte, Kral 11.Filip.e sunulur. Kral bunların bir bölümünü papaya gönderir. Papa, Hollanda Kardinaline ve Mons.taki İspanyol Valisine biraz patates hediye ediyor. Patates yıllar içinde ekile ekile İtalya, Hollanda, Avusturya, Almanya.ya ulaşıyor.
Bu yamru yumru sebze Avrupa.da yayıladursun, eşgüdümlü zamanda Avrupa.da cüzam hastalığı da hızla yayılmaya başlar. Cüzam hastalığında görülen yumrularla patates yumruları arasında bir ilgi kurulur, patates yiyenlerin cüzam olduğu söylentisi yayılıyor. Patates böylece halk arasında zehirli sayılıyor, patatesin vebaya da yol açtığı söyleniyor. Çünkü Avrupa.da o zamanları veba salgını var, binlerce insan vebadan ölüyor. Yani hangi hastalık salgın yapsa, patates ondan sorumlu tutuluyor. Kilise, patates yiyenlere karşı harekete geçiyor; Orta Çağ kilisesi patatesi lânetliyor.
Veba, kolera gibi bulaşıcı hastalıklardan kırılan Almanlar, patatesi bu hastalıkların kaynaklarından biri olarak görmüşler ve sadece domuz yemi olarak kullandıkları bu garip kökü, Fransızlar savaş esirlerine yedirmekte bir sakınca görmemişler.
Eğer Parmentier adlı bir Fransız eczacı Yedi Yıl Savaşları sırasında esir düşüp, bir Alman toplama kampında hayatta kalabilmek için patates yememiş olsaydı, Avrupa.da patatesin değerinin anlaşılması oldukça gecikebilirdi.
Almanlar da, kartoffel diye adlandırdıkları ve sadece domuz yemi olarak kullandıkları bu garip kökü savaş esirlerine de yedirmekte bir sakınca görmemişlerdi. Parmentier, 1763 yılında esaretten kurtulup ülkesine döndüğünde, ömrünün geri kalanını, hayatını borçlu olduğu bu garip yumru kökü tanıtmaya adadı. Fakat patates sever eczacımızın işi pek de kolay değildi, zira gerek Fransa.da gerekse Almanya.da patatesin cüzama neden olduğuna inanılıyordu. Bu yanlış inanışın kökenini anlamak için patatesin Almanya.ya varmadan önceki yolculuğuna göz atmakta yarar var.
Otuz Yıl Savaşları sırasında Almanya.ya giden Kastilyalı askerler yanlarına at yemi niyetine ve zorunlu hallerde kendileri de yemek üzere patates almışlar. O sıralarda açlık ve sefaletten sürünen Westfalyalı köylüler bazen çalarak, bazen de dilenerek patatesi ilk defa yeme fırsatı bulmuşlar. Fakat henüz nasıl yiyeceklerini bilmedikleri için, kabuğunu soymadan çiğ çiğ mideye indirmişler. Tahmin edebileceğiniz gibi çoğu aşırı hazım problemleriyle karşılaşmış. Zaten veba, kolera gibi bulaşıcı hastlalıklardan çeken Almanlar, patatesi bu hastalıkların kaynaklarından biri olarak fişlemişler. İşte belki de bu yüzden onu Parmentier ve diğer Fransız esirlere vermekte bir sakınca görmemişler. Aslında patatesin de ait olduğu Solanaceae familyasında zehirli bitkiler bulunuyor. Belki de Almanlar patatesin bu akrabalarıyla daha önceden tanışmışlardı.
İskoçya.da patatesin İncil.de yazılı olmadığı ileri sürülerek ülkeye sokulması yasaklanıyor. Öyle ya bütün peygamberler gibi, İsa da patatesi görmemiş ve yememişti, onun için İncil.de olmayacaktı. Patates lanetlenirken, patatesin de elma gibi insanın cennetten kovulmasına yol açtığına inanılıyor ve yasaklanıyordu. Patates anavatanından kaçırılıyor, lânetleniyor, yasaklanıyor. Ama patates Avrupa.da uzun bir süre bu boş inancı yeniyor, tadına bakılıp yenildikçe, insanlar hasta olmayınca gittikçe yayılıyor. Zenginin, yoksulun başyemeği olmaya başlıyor. Sonunda patates İrlanda.da baş besin, temel besin olmuştur. Halk gittikçe patates ekip onunla doymaktaydı. Fakat 1846-1847 yıllarında patatese bir zararlı musallat olur. Bu bitki hastalığı bütün patates ürününün yok olmasına neden olur. Büyük bir kıtlık baş gösterir. İrlandalılar bu korkunç açlıktan kurtulmak için ülkelerini terk ederler. İrlanda.nın sekiz buçuk milyon nüfusu altı buçuk milyona düşer.
Küçüklüğünde arkadaşları tarafından patates lakabı takılıp öyle çağırılan Nazım Hikmet, patatesin anavatanı Amerika.ya gitmek için, defalarca başvurmasına karşın, bir türlü vize alamaz. (Acaba, Amerika.yı komünist yapacak diye mi korktular ki) Ama o, Orhan Selim adı ile çeşitli dergi ve gazetelerde Kızılderililerin Avrupalı emperyalistlerce nasıl katledildiklerini, vatanlarını ellerinden aldıklarını anlatır.
Zenginin de yoksulun da başyemeği olan patatesten yemek, haşlama, kızartma yapılırken, fabrikalarda bile işlenmekte. İkinci Dünya savaşında buğday bulamayan Almanlar, patatesten ekmek bile yapmışlardır. Bu baş yiyecek, bize de zor yerleştiği Avrupa.dan gelmiş; kimi köylerimizde «gartol», kimi yerlerde «kümpür» vb adı ile anılır. Onsuz soframız bir hafta bile olmaz. Küçük çocuk annesine,anne kümpür ne patates ne,Diye sorunca, annesi de biri birinin soyadı. demiş.

PATATES HAKKINDA BAZI BİLGİLER:
Patatesi ilk kült ive eden Peru.nun İnka yerlileri olmuştur, tam 4000. yıl önce.
Patates adı Amerika yerlileri tarafından Batata isminden gelmedir.
Avrupa ya İspanyol gemiciler tarafından 16.yüzyılda gelmiştir.
1845 ve 1846 yıllarında bir patates ülkesi olan İrlanda.da mahsulün bir mantar hastalığı nedeni ile yok olması 2 milyon kişinin göçüne sebep olmuştur. (Aslında vebadan ölmüşlerdir)
Parmak Patates Amerika.da ilk kez Thomas Jefferson tarafından Beyaz Sarayda tanıtılmıştır. Bugün Amerika.da tüketimi 4 milyon tona ulaşmıştır.
Dünya toplam patates üretimi 320 Milyon tondur.
Patatesin %20 Kuru Madde %80 sudur.
Patates 125 ülkede yetiştirilmektedir.
1974 Yllında Eric Jenkins adlı İngiliz tek bir bitkiden 170 kg Patates yetiştirmiştir. Bu Rekor henüz kırılmış değildir.
Guiness rekorlar kitabına geçen yetiştirilmiş en büyük patates 1795 yıllında İngiltere de yetiştirilen 9 kg 200 gr ağırlığındaki yumrudur.
Patates Ekim 1995 yıllında uzayda yetiştirilen ilk sebze unvanına sahiptir.
Patatesin gerçekte bir diyet bitkisi olduğunu biliyor musunuz? Bir orta boy patates sadece 100 kaloridir.
Patateste portakaldan daha fazla Vitamin C vardır.
Patateste Muzdan daha fazla Potasyum vardır.
Patatesde Elmadan daha fazla Lif vardır.
Patates Amerika.da süt ürünlerinden sonra en çok tüketilen gıdadır.
Patates cips ilk kez1853 yıllında bir restoranda aşçı olarak çalışan Amerikalı
George Crum tarafından yapılmıştır. Bir müşterisinin kalın gördüğü parmak patatesi geri çevirmesine kızan Crum patatesi çatalla alınmayacak kâğıt inceliğinde keserek servis etmiş ve diğer günlerde müşteriler tarafından sipariş edilmeye başlanmıştır. Patates çipsi (yonga) Avrupa.da ilk kez 1921 yıllında İngiltere tarafından tanıtılmıştır. Bugün Amerika.daki perakende çips satışı 6 milyar Dolar seviyelerine, üretiminde çalışan insan sayısı ise 65000 kişiye ulaşmıştır.
PATATES: Antioksidanlar yönünden çok zengin. Amerikan Tarım Dairesi.ne göre en yararlı 100 besinler arasında 17.nci sırada yer alıyor. Akciğer kanseri, diyabet ve kalp krizine karşı koruyor. Ancak patatesi kızartmak yerine, yağsız bir şekilde haşladıktan veya fırında pişirdikten sonra yemeyi tercih edin.
AMERİKADAN İLK GELEN SEBZE VE MEYVELER
Hindi, tütün, mısır, domates, fasulye, biber ve patatesin anavatanı Amerika kıtası olup 16.y yılda getirilmiştir.
Kristof Kolomb.un Amerika.yı keşfiyle çeşitli baharatlarla birlikte, ilk kez Avrupa.ya gelen yeni dünya meyveleri sebzeleri şunlardır: Hindistan Cevizi, kinin, kauçuk, çilek, yer fıstığı, kına ağacı, papatya, avakodo, kakao ananas. Ayrıca hindi, patates, tütün, mısır, domates, fasulye, biber de Amerika kıtasının keşfiyle yenidünyadan gelmiştir. Demek ki Avrupalılar, Kolomb.un Amerika.yı keşfine kadar bunların hiçbirini tanımamışlar, bu meyveleri hiç tatmamışlar.
Günümüzde, kahvaltıdan tutunuz da, hemen hemen her yemekte (salça, keççap, salata, yemeğe doğrama vb) her zaman kullanılan domates de, Kolomb sayesinde Amerika.dan getirtilip dünyaya yayılmıştır.
Domates, Şili ve Peru.dan (Güney Amerika) 1534 yılında Avrupa.ya gelmiş. 18.yüzyılda, (bazı kitaplarda da domatesin ülkemize 16.yüzyılda geldiğini yazıyor). Günümüzde domates ve patatessiz mutfak düşünülemez. Öyleyse, domates, patates ve öteki Amerika.dan gelen sebze ve meyvelerin hiçbirini peygamberler, Selçuklular, Osman Bey.den, Orhan Gazi, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz, Beyazıt, Kanuni ve öteki insanlar yememişler. XVl. Ve XVll. yyıla kadar, Osmanlı Ülkesinde bu sebze ve meyveler ne tanınıyor, ne de yeniliyordu.?)
NEDEN HİNDİSTAN CEVİZİ DENDİ? Bilindiği gibi Kolomb, Hindistan.ı başka deniz yoluyla bulmak için, Hindistan.ın zenginlik ve baharatına ulaşmak istiyordu. Amerika.ya ilk çıktığında 12 10 1493 de Bahama Adalarına vardı. Hindistan sahillerine ulaştım zannederek oraya Batı Hint Adaları adını koydu. İşte keşfin anısına günümüzde bile o adalara Batı Hint Adaları denilmekte. Kolomp.un Amerika dan getirdiği cevizin adının, bu gün de Hindistan Cevizi olarak söylenmesinin tek nedeni, Kolomp.un o cevizi Hindistan.dan getirdiğini sanmasından başka bir şey değildir. Yoksa o ceviz Hindistan.dan getirildiği için değil .Kolomb Amerika.dan dönerken gemisiyle getirdiği Amerikan yerlilerinden talan edilen tonlarca altın ve gümüşten başka, eşyalar arasan da dört tane Kızılderili, yukarda saydığımız bazı sebze ve meyveler, yanında en ilginçlerinden bir tane de hamak vardı. Dört Kızılderili bir kafes içinde bir sirk maymunu gibi, güya medeni Paris halkına günlerce gösterilir.
Bu vesile ile patatesin yurdumuzdaki durumuna kısaca bakacak olursak, durum şöyledir: Dünyamızda hemen yer ülkede patates ekiliyor. Artık günümüzde patates yemeyen ülke yok gibidir. Türkiye.de yılda dört milyon ton civarında patates yetiştiriliyor. Oysa bundan on yıl önce patates üretimi tahminen beş milyon tondan fazlaydı. Kısacası hastalıklar nedeniyle üretim düzeyi giderek düşüyor. Böylece kişi başına yılda 70 kilo patates düşüyor. Batılı ülkelere göre patatesin yetersiz ve kalitesiz olduğu söylenmekte.
Patatesin ekildiği 151 ülke içinde Türkiye 12. sırada yer alıyor; 150-200 bin hektar patates ekiliyor. Üretim miktarı açısından 13. sırada yer alıyor. Bu yıl kuraklık nedeni ile 40 ilde 425 bin çiftçi zarar göreceği, iki buçuk ila üç milyar YTL lik kuraklık zararı olacağı bekleniyor. Böylece ürününde yüzde yirmi beş kayba uğrayan çiftçiye devlet desteği verileceği Tarım Bakanlığınca bildirilmekte.
Patates (Solanum tuberosum), patlıcangiller (Solanaceae) familyasından yumruları yenen otsu bitki türü. Boyu 60-80 cm ye varan, beyazımsı-pembemsi çiçekler açan, yumruları hariç zehirli otsu bir bitkidir.
Genel özellikleri: Bitkinin toprak altında kalan yumruları patates olarak bilinir. Bu yumrular nişasta bakımından zengin olduğundan önemli bir besin maddesidir. Patateste nişastadan başka belli bir oranda protein de bulunur; nişasta %20, protein %12'dir. Besin değeri 95 kaloridir. Bitkinin toprak üstü kısımlarında zehirli alkoloitler bulunmasına karşılık yumruları zehirli değildir. Ancak çimlenmiş patateslerde de bu alkoloitler teşekkül ettiğinden zehirlenmelere sebebiyet vermektedir. Patates yumrularında bulunan nişasta taneleri yumurta veya armut şeklinde olup, 70-100 mikron büyüklüğünde tanelerden ibarettir. Patates dış kabuk rengine göre sarı ile kırmızı, etine göre beyaz ve sarı olarak ayrılır. Sarı patates makbuldür. Patates tohumuna milva denir.
Kullanıldığı yerler:
Patates çiçeği şeker hastalarına faydalıdır. Susuzluğu giderir. Mide ve onikiparmak bağırsağı ülserinde yararlıdır. Karaciğer şişliğini de giderir. Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur. Damar şişliğinde faydalıdır. Sert bir şey yutulduğu zaman yabancı maddenin vücuda zarar vermeden çıkartılmasını sağlar. Patates yemek Basur memesi, yanık ve çıbanların ağrılarını geçirir. Ana vatanı Amerikadir (Güney Amerika-Peru) .
Bir konuda araştırma yaparken aşağıdaki kaynaktan patatesle ilgili şu ilginç notları buldum. Okuyucu ile paylaşmak istedim:
PATATES DANSI
Maorilerin (Polinezya) körpe ürünler doğu rüzgârlarından zarar görmemesi için bir patates dansları vardır. Sert rüzgârlar ve öteki doğal olaylar ürünlere zarar vermesin diye, Maorili genç kızlar, tarlalara giderek dans ederler, gövdeleriyle rüzgârın esişini yağmurun yağışına, bitkilerin büyüyüp yeşermesine öykünürler. Bir yandan da ekin tarlalarında türkü söyleyerek, ekinleri de kendilerine uymaya çağırırlar; gerçekleşmesini istedikleri sonucu düşsel bir biçimde dansla yerine getirirlerdi. Dansın patatesleri (ürünü) koruyacağına inanırlar, böylece tarlaya daha bir güvenle bakar, beklerler.
Kaynak: 1- Tarih öncesi Ege George Thomson Sf: 187
2Kendi Yurdunda Sürgünsün Dr. Erdal Atabek Sf: 166-172)
3- Kız Kulesindeki Kızılderili-Sunay Akın Sf: 58-59
4- 7 den 77 ye okul dışı bilgiler. Yalvaç Ural. Milliyet 29-5-2005 Sf: 8 23.6.2002
Sf:14 Pazar
5- Patates ve Devrim Ulus Ata yurt 26.02.2004
6 - http://eglence.superonline.com/2007_10_20/haber EDT23100_22.html
7 - http://www.dogaseed.com/?s=87
8- http://www.kisiselbasari.com/Haber.asp?ID=3204
9- Tarım Giderek Önem Kazanıyor. Hurşit Güneş Gösterge Milliyet sf: 10
Cevat Kulaksız. ckulaksizster@gmail.com.tr

Cezayir Soykırımı: Setif Katliamı


Ders Notları



Setif Katliamı Cezayirli göstericilerin üzerine Fransız sömürgeci güçlerin ateş etmesiyle başlamıştır. 8 Mayıs 1945'de, yani Almanya'nın savaştan çekildiği tarihte yaşanmıştır. Almanya'ya karşı savaşta bir çok Cezayirli gönüllü de savaşmış olmasına karşın, Fransız sömürgeciler bunun karşılığını Cezayir'de katliam yaparak göstermişlerdir. Bu zıtlık bugün dahi Cezayir'de yaşanan kızgınlığın en önemli nedenidir.
Setif'de göstericiler Cezayir için yeni hak taleplerinde bulunmuşlardır. Bunun üzerine Fransız ordusu çok aşırı bir güç kullanımına gitmiştir. Sabah 8-9 sularında 'Vive l'independence' (Yaşasın Bağımsızlık) diye yürüyüşe geçen göstericiler ilk önce Cezayir bayrağı taşıyan göstericilerin vurulmasıyla şaşkına dönmüşlerdir. Setif'i 'Fransız toprağı' sayan Fransız askerleri için Fransa bayrağından başka bir bayrak taşımak ölmek için yeterlidir. Ordu içinde Fransız kökenliler dışında Afrikalı Fransız askerler de vardır. Fransa özellikle Müslümanlar dışındaki Cezayirli azınlığı da Müslüman direnişi kırmak için kullanmıştır.

Gösteri kısa sürede sert bir şekilde bastırılmış ve bastırma işlemi katliama dönüşmüştür. Setif ve yakınlardaki Guelma ve köylerinde çok sert saldırılar yaşanmış ve en az 45.000 sivil öldürülmüştür. Fransız kaynakları bu rakamı 1.500'e kadar indirmekteyse de bağımsız kaynaklar bunun çok daha fazla olduğunda mutabıktır.

Saldırılarda sadece piyadeler değil, hava kuvvetleri de kullanılmıştır. Çevre köyleri düzenli olarak bombalanmıştır. Böylesine ağır bir saldırı ve hava bombardımanında sadece 1.500 kişinin öldüğünü savunmak olayı basite indirgemek olur. Zaten Frans da ortada çok sayıda kanıt olması nedeniyle rakamını 10 mislinden fazla arttırarak 20.000'e çıkarmıştır, ki bu dahi düşük bir rakamdır.

Olaylarda 100 civarında beyaz Fransız sivilin de öldüğü söylenmektedir. Ancak Fransız kaynakları bu sivillerin ölümüne Cezayirli yerlilerin ölümünden daha çok önem verir. Ayrıca Setif Katliamı'nı da Fransız askerlerinden çok ordu içindeki Afrikalı askerlerin yaptığını öne sürer. Oysa ki emirleri verenler de, olaylara komuta edenler de Fransız askerlerdir ve katliamlarda bizzat Fransız askerler görev almıştır. Saldırılar günlerce sürmüştür.

Şubat 2005'de Fransa'nın Cezayir Büyükelçisi Hubert Colin de Verdiere olayları 'gerekçesi olamayacak bir trajedi" olarak tanımlamıştır. Bunun dışında da resmi bir özür gelmemiştir. Cezayir en üst düzeyde özür beklemiş, ancak Fransız Başbakanı bu tür olayları yazmanın tarihçilerin işi olduğunu iddia etmiştir. Verdiere'nin sözleri Fransız bir yetkilinin ağzından Afrika'daki katliamlar için çıkan tek üzüntü ifadesidir.

Cezayir Hükümeti ise Setif Katliamı'nı bir soykırım olarak görmektedir. 2006 yılının Mayıs ayı başında Cezayir Devlet Başkanı Abdulaziz Bouteflika Fransa'yı 45.000 Cezayirlinin katledildiği Setif Katliamı'ndaki rolünü kabul etmeye ve özür dilemeye çağırdı.

Bouteflika olayları şöyle tanımladı: "8 Mayıs 1945 katliamının paradoksu kahraman Cezayirli savaşçılar Afrika'Nın ve Fransa'nın onur ve çıkarlarını korumaktan, Avrupa'da cepheden dönerken, Fransız yönetimi barışçıl göstericilerin üzerine ateş açtı."

Olaylar Fransa'nın 1830-1962 arasındaki sömürge yönetiminin en karanlık sayfalarından birini oluşturmuştur. Cezayir bu olayları soykırım olarak tanımlamış ve Paris Hükümeti'Ni de bu tanımı tanımaya çağırmıştır. Ayrıca Cezayir bağımsızlık savaşı boyunca Fas ve Tunus sınırlarına mayınlar döşeyen (3 milyon kadar) Fransa'dan bu mayınların temizlenmesine yardım etmesini de istemiştir.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİN VE ARKASINDAKİ
250 000 0000 TÜRK DÜNYASININ FRANSA YA SÖYLÜYECEĞİ OLMALI,

ERMENİSTANIN İLK BAŞBAKANI
OVANES KOÇAZURİ'İNİN RAPORUNDAN
BİR NOT.
Türkler'e karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile. Artık hepimiz Türkler'in düşmanı olan itilaf devletlerinin kampındaydık. Türkiye'den "denizden denize Ermenistan" talep etmekteydik. İtilaf devletlerinin ordularını Türkiye'ye göndermeleri ve hakimiyetimizi temin etmeleri için Avrupa ve Amerika'ya resmi çağrılar yaptık. Nihayet şu da var ki, var olduğumuz sürece aralıksız olarak Türkler'le savaştık. Öldük ve öldürdük. Artık, Türkler'e ne gibi bir güven telkin edebiliriz ki?"

TÜRK DEVLETİ GÖK YARISI BAYRAĞI İLE OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN DEVAMINI TEŞKİL ETMEKTEDİR.OSMANLIDAN SONRA KURULAN VE BAĞIMSIZLIĞINI İLK ELDE EDEN TÜRK DEVLETİDİR.BU GÜN 8 TÜRK DEVLETİ TAM BAĞIMSIZ 16 ÖZERK TÜRK CUMHURİYETİ(BK.TÜRK DÜNYASI SY.42) BULUNMAKTADIR.KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN ZAMANINDA FRANSA ALMAN KORKUSUNDAN KURTULMAK VE DEVLETİNİ KORUYABİLMEK İÇİN SULTAN SÜLEYMAN HANDAN YARDIM TALEP ETTİ VE SÜLEYMAN HAN BU İSTEĞİNE KARŞILIK AVUSTURYA ÜZERİNE SEFERE ÇIKTI MACARİSTANI ALDI.YAPILAN ANTLAŞMA İLE AVUSTURYA KRALI TÜRK VEZİRİ AZAMINA EŞİT SAYILDI YANİ DEVLET BAŞKANIMIZIN ÇOK ALTINDA 10 VEZİRİNDEN BİRİ KADAR SEVİYE ALABİLDİ.1856 YILINDA KIRIM HARBİNDEN SONRA AVRUPA DEVLETLERİ OSMANLIYI BİR AVRUPA DEVLETİ KABUL ETTİ.ŞİMDİ KIYTIRIK KORKAK ÖDLEK DEVLETLER AŞİRETLER BİZİMLE OYNAMAYA KALKIYOR.TÜRK MİLLETİ İÇDE VE DIŞTA BİZİMLE UĞRAŞANLARA DERSİNİ VAKTİ GELİNCE VERİR.BİLİNE!

ERMENİ TASARISI NEDENİYLE
FRANSAYA İTHAF OLUNUR

KARAYILAN

Atına binmişte elinde dizgin
Vardığı cephede hiç olmaz bozgun
Çeteler içinde Yılan'ım azgın
Vurun Antep'liler namus günüdür


Sürerim, sürerim, gitmez kadana
FRANSIZ kurşunu değmez adama
Benden selam söylen nazlı anama
Analar da böyle yavru doğurmuş

Karayılan der ki, harbe oturak
Kilis yollarından kelle getirek
Nerde düşman varsa orda bitirek
Vurun Antep'liler namus günüdür

ERMENİ İSYANLARININ ARKASINDAKİ FRANSA"

Yazar Levon Panos Dabağyan, Ermeni meselesinin can damarını teşkil eden 1. Zeytun İsyanı.nın. arkasında Fransa ve Vatikan.ın bulunduğunu, isyanın düzenleyicilerinin Pakraduniler olduğunu ileri sürüyor. Dabağyan, Zeytunluların kökeniyle ilgili olarak şöyle diyor: Ani Beldesinin Bizanslılara geçmesinden ve Bizanslıların Ermeni katliamından sonra, Anadolunun muhtelif bölgelerine dağılan Pakraduni Hanedanı mensupları Haçin ve Zeytun havalisine yerleşmişlerdi. Dolayısıyla (Fransa.nın gönderdiği Katolik Ermeni) maceracı Leon, Ermenileri isyana teşvik için gerçekten en münasip bölgeleri seçmiş demekti. Zira, Pakraduni Hanedanı, zaten birtakım entrikalara müsait ve gayri Ermeni bir unsur idi.

Dabağyan 1862 ve 1895te iki kez denenen isyanın Türkiye.ye sadık Gregoryan Ermenilerin destek vermemesi üzerine akámete uğradığını kaydediyor. Pakradunilerin de hâlâ var olduğunu belirtiyor: ;Hâlâ varlar tabii; ama sayıları ne kadar, organizeler mi bilemem. Sanmıyorum. Ancak, bizde birine Pakraduni dedin mi, bu hakaret için kullanılırdı. Çocukken birine kızdığımızda, ;Pakradunisin ulan sen! derdik. Onların ırklarından gelen bir zekâları, müztehzi bir bakışları, hesapçı, işini bilir bir yapıları vardır. Tarım ve zenaattan çok hep ticaretle, para/finans işleriyle uğraşmışlardır.
07.04.2006
aksiyon

BURHANEDDİN AYDIN
ERZİNCAN - Ermenistan'ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçazuri'nin imzalı raporu Türk Hava Kurumu (THK) Başkanlığı'nın girişimleriyle kitap haline getirildi.
Kitapta yer alan bilgiler Türkler'in Ermeni soykırımı yaptıkları iddialarını bir kez daha yalanlarken, THK Erzincan Şubesi Başkanı Yusuf Özarslan, kitabın Erzincan'daki tüm kütüphanelere gönderildiğini belirterek, herkesin bu kitabı okuması gerektiğini söyledi.
Ermenistan'ın ilk Başbakanı Ovanes Koçazuri'nin imzasıyla 128 sayfalık raporunda yer alan bazı bilgilerin Türkler'in Ermeniler'i katletmediğini açık ve net bir şekilde anlattığını belirten Özarslan, "Raporun ele geçirilmesiyle birlikte THK Başkanlığı tarafından kitap haline getirtilen bu bilgiler Türkiye genelinde tüm kütüphanelere ulaştırıldı. Bir kez daha sözde Ermeni soykırımının yalanladığı bu kitabı vatanını seven her Türk çocuğunun okunması en büyük dileğimizdir" dedi.
Kitapta yer alan bazı bölümlerde o dönemden şöyle bahsediliyor:
"Türkler'e karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile. Artık hepimiz Türkler'in düşmanı olan itilaf devletlerinin kampındaydık. Türkiye'den "denizden denize Ermenistan" talep etmekteydik. İtilaf devletlerinin ordularını Türkiye'ye göndermeleri ve hakimiyetimizi temin etmeleri için Avrupa ve Amerika'ya resmi çağrılar yaptık. Nihayet şu da var ki, var olduğumuz sürece aralıksız olarak Türkler'le savaştık. Öldük ve öldürdük. Artık, Türkler'e ne gibi bir güven telkin edebiliriz ki?"
Başkan Özarslan, THK Erzincan Şubesi olarak kitabı Erzincan Halk Kütüphanelerine hediye ettiklerini, her Türk'ün bu kitabı alıp okumasını tavsiye ettiğini ifade etti.



FRANSIZI MARAŞ YENDİ

Çukurova, Antep ve Urfa'yı işgal ettikleri gibi, Maraş'ı da ele geçiren Fransızlar, burada da Ermenilerle işbirliği yaptılar. Tarihi Maraş Kalesine Türk bayrağı yerine Fransız bayrağının asılması, Maraşlıları harekete geçirdi ve olay milli onuru zedeleyici bir durum olarak değerlendirilmişti. Fransız işgaline karşı, bir camide vazeden "Sütçü İmam" Şeyh Ali Sezai (Kurtaran) Efendi, halka "Kalelerinde hür bayrağı dalgalanmayan, esir bir memlekette, Cuma namazı kılınmaz" diyerek Maraşlıları coşturdu. Maraş, çocuğu, genci, ihtiyarı, erkeği ve kadını ile beraber tarihi kaleye yönelerek, Fransız bayrağını indirip, yerine Türk bayrağını çekmiştir. Fransızlara karşı yapılan kanlı mücadele, 11 Şubat 1920'de Fransızların bozguna uğramaları ve Maraş'tan çekilmeleri ile son buldu. Maraşlıların, gösterdikleri kahramanlık, şehrin adının da Kahramanmaraş olarak değişikliğini gerekli kılmıştır. Ayrıca Maraş şehri TBMM hükümetince İstiklal Madalyası ve Beratına layık görüldü.

DİNİ SİYASETE ALET EDENLERE İTHAF OLUNUR
Birçok İslam ülkesinde, ne yazık ki, dini siyasete alet edip, ondan nemalananlara; bu nedenle halkı geri bırakanlara, laikliği kötüleyerek bilimin aydınlık yüzünü engelleme yolu ile Osmanlı.da olduğu gibi, dini alet ederek halkın aydınlanmasını geciktirenlere rastlamaktayız. Ne ki, bütün İslâm ülkelerinde onlarla sürekli haşir neşir içinde bulunmaktayız. Öylesine kendini herkesten Müslüman sanıp, bilimle uğraştığını çevreye yayarak, bilime karşı duranları görmekteyiz.
İşte Adnan Hoca dediğimiz Adnan Oktar. Çağdaş dünyada, Tüm Avrupa.da Evrim Teorisi, bilimsel bir gerçek olarak kabul edildiği ve tüm okul müfredat programlarında okutulduğu halde, Evrim Teorisine karşı inanılmaz bir masrafla mücadele vermekte. Evrim teorisine karşı, Türkiye.nin birçok yerinde bedava kitaplar dağıtmakta, resim sergileri açmakta. Öylesine ki, Evrim Teorisine karşı en lüks kâğıda bastırdığı binlerce kitabı Fransız okullarına dağıtamaya kalkınca hemen yasaklanmıştı.
Ne tuhaftır ki, Türkiye.de 1980 li yıllarda Mil. Eğtm. Bak. Vehbi Dinçerler zamanında, Evrim Teorisinin doğruluğu öğretmenler arasında anketle araştırıldı. Bir belediye başkanımızın ben deprem fay hattını bilmem şu km uzaklaştırdım, demesi gibi bir şey. Günümüzde dünyanın düzlüğünü-yuvarlaklığını anketle, oylamayla doğrulamaya çalışabilirmisiniz.
Bunun gibi, güya bilimle uğraşıyormuş gibi yaparak, oradan buradan kaynak bulan, bilim dışı çalışan, laiklik ve Evrim Teorisi aleyhine çalışan, uyduruk ilim yayma cemiyetlerini görmekteyiz. İşte bu örnekleri gören, içine girmek için uğraştığımız Avrupa, bizi ve dinimizi bilim karşıtı gibi görmekte. Üstelik bu yetmiyormuş gibi, Karşı düşüncelileri Sivas.ta yakmak, Malatya.da adamları kesmek, rahip öldürmek gibi aleyhimize olan ve İslâm hoşgörüsüne yakışmayan olaylar da yaratıyoruz. Son günlerdeki Türban olayı da buna eklenmiştir. Bunların sonucu olarak da, Avrupa.da, bizi AB den dışlamak, peygamber karikatürleri, ev yakmalar gibi olaylarla tepki ortaya çıkmaya başlamıştır.
Nice hurafeye inananlarla, işte buna benzer bilime karşı duruş tavrımızla, Batı Kültüründe kötü bir imaj yarattığımız için, İslâmla bunu özdeşleştiren Batı da İslam.a ve İslam ülkelerine karşı tepki doğmuştur. Özellikle, Taliban, Hizbullah gibi İslâmi kökenli terör örgütleri de, Batı nın İslâm.a karşı düşmanlığını artırmakta olduğunu görmekteyiz. Bu kötü imajı silmenin, çağdaş uygarlık yolunda başarılı olmamız için tek çare, laik bir toplum, laik bir eğitim ve kültürle olur. Kitap okuyanımızı, gazete okuyanımızı, kütüphane sayımızı Batı ile bir kıyaslayınız, acı gerçekleri görürüz. Böyle giderse, bilim dışı gayretlerle üç yüz değil, daha bir iki üç yüz yıl Batının karşısında itilip kakılır dışlanırız. Bu tavrımız, sanki bilime karşıymışız gibi algılanmaktadır. Ne yazık ki, birçok politikacımız bunun bilincinde değil.
Dini Siyasete, çıkarına alet edenleri gören Sabir, Mehmet Akif gibi aydınlar, halkı uyandırmak için, aşağıda örneklerini verdiğimiz şiirler yazmışlardır.

KORKHİRAM (KORKARIM)
Pây-i piyade düşüren çöllere
Khar-ı mugaylan görürem: Korkhmirem.

Seyrederem ber-ü beyâbanları
Gül-ü beyâban görürem: Korkhmıram.

Gâh oluram, bahirde zevrak nişin
Dalgalı tufan görürem: Korkhmiram

Gâh çıkmiram sahile her yanda min
Vahşî gurran görürem de: Korkhmiram.

Gâh şafak tek düşürem dağlara da.
Yanıklı volkan görürem: Korkhmiram.

Geh inirem sayetek ormanlara
Yırtık hayvan görürem: Korkhmiram.

Öz koyaram gahneyistanlara
Bir sürü aslan görürem: Korkhmiram.

Makbareligde ederem gâh mekân
Kabirde Khortdan görürem: Korkhmiram.

Menzil olır gâh mena viraneler
Cin ve şeytan görürem de: Korkhmiram.

Bu küre-i arzda men mukhtasar:
Muhtelif elvân görürem: Korkhmiram.

Hâricî mülkünde de hatta gezip
Carh tufan insan görürem:Korkhmıram.

Lîk bu korkmazlık ile, doğrusu, ey dadaş!
Harda Müslüman görürem: Korkhıram

KORKARIM:
Yayan çöllere düşerim,
Cehennem gibi sıcaklar içinde kalırım korkmam,
Bazan kayıkla enginlere açılır, dalgalarla, tufanlarla karşılaşırım korkmam.
Oradan sahile çıkarım, şiddetle uluyan, bağıran vahşi haydutları görürüm gene korkmam.
Dağlara düşerim, alev alev kaynayan volkanları görürüm; ormanlara girer, yırtıcı hayvanlarla karşılaşırım, korkmam.
Mezarlıkta kaldığım olur, orada karşıma hortlaklar çıkar, korkmam.
Viranelerde yaşarım, cinlerle, canlarla bir arada olurum; dünyanın muhtelif renklerini görürüm, korkmam.
Hatta bazen yabancı diyarlara gider garip insanlar görürüm, korkmam.
Ama bütün bu korkusuzluğumla hem vallahi, hem billahi, hem de tallahi nerede Müslüman görsem korkarım
Sebepsiz değil bu korkum; fikirlerini kanlı görürüm, işte onun için korkarım, korkarım, korkarım,
Hophopname.den Mirza Ali Ekber Tahirzade SABİR (1862-1915)
Korkhıram: Karkarım, Pây-ı piyade: Yalınayak, Khar: Diken, mupaylan: Deve dikeni, Ber-ü beâban: Kır ve sahra, bahir: Deniz, Gul-ü beyâban: Gülyabani, zevraknişin: Gemiye binmiş, sâyetek: Gölge gibi, min: Bin (sayı), gurran: Gürleyip bağıran, yanıklı: Yalınlı, öz koyaram: Kendimi atarım, neyistan: Sazlık kamışlık, men: Ben, Khortan: Hortlak, lik: Lâkin harda: Nerede, nerde.
(Kaynak: Türk Kültürü sayı:40 Şubat 1966 sf: 404-405)
Ozanın korktuğunu belirttiği Müslüman, gerçekte dürüst, gerçek müslümandan değil; Müslümanlığı çıkarına, siyasete, alet eden riyakâr, takiyeci, Müslüman görünenlerdir. Ne yazık ki, 90-100 yıl önce yazılan bu şiirlerdeki tema günümüzde bile geçerli. Laiklik düşmanlarının çevirdikleri dolapları düşünürsek, Sabir.in mısralarındaki anlatım, günümüz politikacılarını da anlatmıyor mu? Ta o zamanları 100-150 yıl önceki İran, Afganistan, Türkiye demokrasileri çağdaş Avrupa demokrasilerinin neresindedir? Dinsel sömürüden kaynaklanan geri kalmışlığımızı bildiği için, herkesten daha fazla Müslüman geçinip, Müslümanları sömüren ikiyüzlü Müslümanlardan korktuğunu mısralarında hazin ve gülünç bir şekilde dile getirmekte. Tüm acı mısraları yazan Azerbaycan.ın bu seçkin mizah yazarı, Müslümanlığa karşı duran bir dinsiz midir? Kesinlikle değil. Ne yazık ki, o gün de, bu gün de İslâm devletlerindeki acı gerçekleri yazan nice aydınlara dinsiz damgası vurulmuş, Hallacı Mansur.dan, Turan Dursun.dan Uğur Mumcu.lara kadar binlerce aydın katledilmişlerdir. İşte bu eleştiriye, fikre saygı duymadığımız için çağın gerisinde kalışımızdan çekindiği için, Batı bizi dışlama durumundadır.
Sabir.in bu şiirleri, günümüzde dini siyasete, çıkarına alet edenler için de söylenmiştir desek yanlış olmaz.
(Halâ Türban mı- diye yazmış olduğum bir yazıma, bir okuyucu, yorum köşesine öylesine bir yorum cümlesi yazmış ki, beni imansızlıkla suçluyor. Demek ki kafamız hep aynı kafa).
Şair Sabir, Türk Edebiyatının en seçkin ama en sivri şairlerinden biridir. Medrese okuyan şair sivri şiirler yazar, babası yazdıklarını yırtıp atarmış. Hayatını kuyruk yağından sabun yaparak geçirir. Mizah dergilerine şiirler yazarmış.
Sabir daha ziyade İslâmı politikaya, çıkarına alet edenler için yazmış; Sabir.e göre onlar halka olduğu kadar dine de kötülük yapmaktalar.
Sabir, mollaların dini siyasi ve ticari menfaat aleti yapmalarına tahammül edemediğini, zamanın Şah’ıne destek vermelerine karşı çıktığını, halkın cehaletine isyan ettiğini söylerse de dinletemez.
Gerilik, yokluk, bağnazlık içinde bunalan bazı İslam ülkeleri için Ozan Sabir şöyle acıklı sitem eder:
Osmannıyı, İrannıyı, Efgannıyı
Doldurasın bir çuvala,
Nehlet gelsin o çuvala

Siz Mollalar Dersiniz Ki (Sabir, İran.daki bir mollanın ağzından şöyle konuşur. Yani Mollanın niyetini şöyle açıklar:
Millet yağmalara uğramış, düşmanlarına muhtaç olmuş, bana ne?
Ben tok olduktan sonra başkalarının derdinden, dünyanın açlıktan kırılmasından bana ne?
Ses etme ki, uyuyanlar uyanmasın; razı değilim uyanmalarına Kendi başına ayılanlara da Allah kolaylık versin; zaten ben sağ salim olayım, isterse bütün âlem batsın gitsin
Sağ salim olayım, isterse bütün âlem batsın gitsin Millet yağmalara uğramış, düşmanlarına muhtaç olmuş bana ne
Bana dünyadan, tarihten bahsetme, hele eskilerden tek söz bile etme
Gel yiyip içelim; bu fani hayatta geleceği düşünmeye ne lüzum var ki?
Millet yağmalara uğramış, düşmanlarına muhtaç olmuş, bana ne?
Bırak vatan evlatları avare bir halde dolaşsın, elleri, yüzleri sefaletin çirkefine bulansın.
Dul kadınlar sokaklarda dilensin, ateşlere yansın ama etrafta sadece benim sen kahkahalarım işitilsin
Millet yağmalara uğramış, düşmanlarına muhtaç olmuş bana ne?
Her millet dünyada terakki eder, biz rüya âleminde!...
Millet yağmalara uğramış, düşmanlarına muhtaç olmuş, bana ne?... SABİR
Azeri Türklerinden çıkan bir mizah şairi Sabir, softaları, dini çıkarı için, dini siyasete alet edenleri gördüğü için, bu sahtekâr Müslümanlardan korktuğunu söylüyor, onları mısralarında taşlıyor. Onların iç yüzüne bir ayna tutarak, kendi dilleri ile onları alaya alıyor.
Sabir.in korktuğu cahil, çıkarcı din adamları için. G. Mustafa Kemal Atatürk bakın neler diyor:
Bizi yanlış yola götürenler, biliniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşlerdir, saf ve temiz halkımız hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimiz okuyunuz, dinleyiniz, görürsünüz ki milleti mahveden tutsak eden, yıkan kötülükler hep din kılığındaki küfür ve büyük kötülükten gelmiştirKay: Türk İnkılap Tari.Enst. Atatürk.ün söylev ve demeçleri 2.bask. sf: 127) İşte bunun için laiklik çok önemlidir. Bize çok aydın din adamı gereklidir. Güzel dinimiz küçülten cahil, çıkarcı kimseler; dini siyasete alet edenlerdir.
Anadolu Türk ünden, Sabir.in çağdaşı olan, bir mizah şairimiz Eşref de (1847-1912) mısralarında şöylece softaları taşlıyor:
Sarıklı gördüğün cahilleri zanneyleme nevvâb
Kurutmakcun dırahti mülkü guya bir diken sarmış,
Başından boynuna indir, anınla bağ hemen kelbi,
Sarık sanma, bir ölmüş beyne tutmuş bir kefen sarmış Bizde dindeki çıkarcılar, cahiller, ikiyüzlü riyakârlar böyle iken, Orta Çağ boyunca çıkarcı din adamlarının (papazlar, rahiplerin) krallarla el ele vererek halkı sömürdüklerini bildiği için, Emile Zola da (1840-1902) din adamları için şöyle demekte:
Yeryüzündeki en son kilisenin en son taşı din adamının kafasına düşmediği sürece insanlık gerçek aydınlığa kavuşamayacaktır.
İnsan özgür olduğu sürece insandır. diyen, dindeki sahtekârlıkları dile getiren, evinin önünde kimliği bilinmeyen katillerce katledilen din adamı, Kulleteyn kitabının yazarı Müftü Turan Dursun da(1934-1990) ölmeden önce, dindeki yozlaşma için şunları söylemişti:
Gerçeklerin kitlelerce görülmesine engel olagelmiş bir karanlık vardır ortada. Duvarları da, örtüsü de binlerce yıllık yalan ve sahteciliklerde örülmüş. Bu duvarları yıkacak, bu örtüyü yırtacak güçte bir ışık tutulmalıdır.Daha özgürlüklü bir dünyanın kurulabilmesi için de tabuların yıkılması gerekli. Her türlü tabu yıkılmalı. En başta da dinlerden , "inanç"lardan kaynağını alan tabular.
Kazan.lı Şair Abdullah Tugay da Kazan Türkçe.siyle yazdığı aşağıdaki beytinde bu günkü dinin durumunu tasvir etmektedir:
Din bugün iski awarga turguel çirgen dıvar,
Az-gına, oynap-kıno barmak bilen türtseng awar
-Bu gün din, yıkılacak gibi eğik duran, eski çürük bir duvardır ki, azıcık şöyle bir oynarcasına parmak ucuyla dürtsen yıkılıverecek)
Türkiye mizde de, İslam şairi diye tanınan Mehmet Akif Ersoy da, İslam Dininin bu dereceye düşürülmesinden şiirlerinde ne denli yakındığını, sitem ettiğini biliriz. Şairimiz, Kuranı çıkar için kullananlar için şu dizeleri ile tepki göstermekte:
İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyle bilin!
Ne mezarlıkta okumak, ne de fal açmak için”.
Günümüzde de, iki binli yıllarda, birçok kişi, kuruluş, dernek, şirket ve bazı siyasal partiler ve mensupları çoğu içten dinci (dindar) olmayıp, yalnız dini düpedüz geçim aracı bir meslek saydıklarını görmekteyiz.
Tarih boyunca, özellikle Orta Çağda papazlar ve krallar dini öylesine ortakça çıkarları için kullanmışlar ki, bu konuda Simyacı adlı kitabın 103. sayfasında şu cümleyi gördük:
"Din adamları ve politikacılar tarih boyunca korkunç bir ortak yaşam sürdürmüşlerdir; siyaset daima dinin hizmetinde, din de, yazık ki, siyasetin hizmetinde olmuştur". Simyacı. Sf:103 (Yukarıda altını çizdiğimiz söz aynen Erbakan-Tansu Çiller ortak koalisyonunda Çiller tarafından da söylenmiştir).
Madem AB ye girmek için çaba sarf ediyoruz, onların, çağdaş dünyanın normlarına uymalıyız. Unutmayalım ki, Batı Medeniyetinin, özünde laiklik vardır.
Kısaca, sosyal, kültürel, ekonomik yönden geri kalmış uluslarda, kurnaz, hırslı politikacılar tarafından dinin nasıl istismar edildiğini ve bunun en bariz örneğini Afganistan, Pakistan gibi Müslüman ülkelerde görmekteyiz. Batı Kültürü, bu konuda çok acı çektiği, bunun tehlikesini bildiği için, dinsel istismara, laiklikten ödün vermeye asla izin vermez, oy da vermez. Biz de laikliğe dört elle sarılalım, çünkü özgürlüğün, özgür düşünmenin, yaratıcılığın, uygarlığın mayasında laiklik vardır.


Cevat Kulaksız ckulaksızster@gmail.com



1186390013cevat_kulaksiz.jpg

Sy.Em.Öğretmen Cevat Kulaksızı'ın Araştırmaları

İLK KAHNEHANENİN AÇILIŞI
VE KAHVEHANELERİMİZ

"Gönül ne kahve ister ne kahvehane,
Gönül bir dost ister kahve bahane"
***
Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır
Yurdumuzda binlerce kahvehane bulunmaktadır. Bu kahvehaneler, insanların toplandıkları, dinlenip eğlendikleri, çeşitli sorunların tartışıldığı ve bir bakıma eski köy odaları işlevini görmektedir. İlk bakışta tembelhane gibi görünse de, insanların, özellikle köy ve kasabalarda sosyal ilişkilerini sağladıkları bir sosyal kurum niteliği görünümünde; nice nutukların atıldığı, siyasal toplantı ve kongrelerin yapıldığı yerlerdir.
Ancak, içilen sigara ile tüm kahvehaneler adeta bir akciğer kanser üretim merkezi gibidir. Fakat son çıkan yasa ile yedi Avrupa ülkesi ile birlikte kahvehaneler dâhil, tüm kapalı alanlarda sigara içimi yasaklanıyor. Kahvehane gibi kapalı alanlarda sigara içenlere 50 YTL, yere izmarit atanlara 20 YTL ceza geliyor. Onun için, kahvehaneler, ruhsatının kıraathaneler (okumaheaneler) olarak verildiği, ana işlevine dönmeli, insanların yiyip içerken, gazete ve kitap okuduğu kültür yuvası olmalıdır. Bu yazımızda kahvehanelerle ilgili bir araştırmamızı sunuyoruz.
İLK KAHVEHANE: ***
1543 yılında gemilerle İstanbul.a ilk kahve getirildi ve İstanbul luların damağı yeni bir zevk tattı. Olay İstanbul da ayrı bir heyecan yarattı, birtakım hocalar softalar Yemen de yetiştirilip peygamberin bile içtiği kahveye haramdır diyerek tepki gösterdiler. Aklı başında bilginlerden sayılan devrin Şeyhülislâmı Ebusut Efendi şöyle bir fetva çıkardı: Kömür oluncaya kadar kavrulup yakılan nesnenin yeme içmesi caiz değildir. Toplulukta içilmesi de Hıristiyanlara benzemektedir. Şeriata uygun değildir ve sözü edilen maddelerin zorla tutulup alıkonulması ve yok edilmesi gerekir Hatta öylesine bir uygulama yaptırdı ki kahve getiren gemileri yükleriyle birlikte batırttı. Osmanlıda her yeniliğe karşı buna benzer tepkiler görülmüş, çoğunlukla din öne sürülüp, haram, günah diye karşı çıkılmış.
İstanbul un 1453 yılında Türkler tarafından alınması ile Türkler, İstanbul un Galata da yaşayan Rum, Ermeni, Yahudİ lerden içki içmeyi, genelevini, Müslüman Türklerin pek bilmediği eğlence sefahat yaşamını da tanıdılar. İstanbul un Kâğıthane gibi mümbit arazilerinde Yerli azınlıkların şarap yaptığı üzüm bağları vardı. Türkler de bu içki âlemlerine yavaş yavaş alışmaya başlayınca, 1512-1520 yılları arasında içki kullanımının serbest bırakılmasıyla, İstanbul da meyhanelerin açılmasına resmen izin verilir. Balıkpazarı, Zindankapı, Asmaaltı, Ketenciler, Mahmutpaşa, Tavukpazarı, Gedikpaşa, Yenikapı, Kumkapı, Samatya, Langa, Balat, Yedikule, Galata, Beyoğlu, Kadıköy meyhaneleri ile ün kazanır.
H 962 M 1554 yılında Hekim adlı biri Halep ten, Şemsi adlı biri de Şam’dan İstanbul a kahve getirmişler, Tahtakale de bir küçük dükkân açıp kahveyi pişirerek halka satmaya başlamışlardı.
Türk tarihçisi İbrahim Peçevi (1574-1650) tarihinde şöyle yazmaktadır: "962/1554-55 yılında, Halepli Hakem adında bir tüccar ve Şamlı Şems adında bir Efendi, şehre (İstanbul) geldiler. Her ikisi de Tahtakale semtinde büyük birer dükkân (Kahvehane) açıp müşterilerine kahve pişirip sunmaya başladı). Bu tarihten sonra, İstanbul'da ardından da ülkenin başka kentlerinde sayıları hızla çoğalan kahvehaneler, zamanla kasaba ve köylere kadar yayıldı. Bu hızlı yayılmanın temelinde Osmanlı insanının hayat tarzı vardı.
Buralarda özellikle okur-yazar takımı, kahveyi içip yazdıklarını, hünerlerini halka gösterirlerdi. Kahvehaneler meddah ve saz şairlerinin sanatlarını sergiledikleri, esir tüccarlarının mallarını tanıttıkları yerlerdi. Yeniçeriler, memurlar, esnaf, işçiler, afyon yiyenler, esrar çiğneyenler, kahve tiryakileri, akşamcılar, tulumbacılar, işsizler kahvehane ve meyhanelerin sürekli müşterileridir. Kahve böylece yaygınlaşırken, kahvehaneler de oluşmaya başladı. Ne yasalar, ne fetvalar kahve sevgisini azaltmadı, İstanbul un dört bir yanında yer yer genel kahvehaneler açılmasına engel olamadı. Öylesine yaygınlaşmaya başladı ki, Kâğıthane de çadır kahvehaneleri bile açılıyordu.
Memurlar, her meslekten insan, kadılar, müderrisler, işsiz güçsüz insanlar toplanıyorlar; kahve içerken, dama, satranç gibi oyunlar, oynayıp, çeşitli gösteriler saz şairlerinkinin ve şairlerin eserlerini izliyorlardı.
Kahvehanede ocak başında yanan kandillerin zeytinyağı dumanları ile kahvenin şurasına burasına konulan ve üç dört dakikada bir bu işe mahsus makasla fitilleri kesilmek lazım gelen yağ mumlarının dumanlarıyla birbirlerine karışır ve hava üçer beşer karış uzunluğundaki çubuk ve lülelerden buram buram tüten dumanlarla buluşunca kahvehanenin içi gözgözü görmez hale gelir. Tütün ve nargile tiryakileri bronşit illetine tutulmuş olduklarından boğula boğula beş dakika öksürdükten sonra çıkarabildikleri bir balgamı, eğer terbiyeli bir adamlarsa peykenin önüne bıraktıkları yemenilerinin altına tükürür ve bu kadar terbiyeli ve düşünceli takımdan değilseler tuuuu diye ta kahvenin ortasına kadar fırlatırlar. Afyon yiyenler, esrar çekenler birer tarafa uyuklayıp sayıklarlar. Battalgazi, Hamzaname gibi bir kitap okutup dinleyerek eğlenmek lazım gelse kitabı okumaya yeltenmiş olan heceleye heceleye kekeleye kekeleye yine bir türlü söktürüp çıkartamadığı yerlerde dinleyen insanların canlarını sıkar”.
Geleneksel kültürü koruyan mahallelerdeki kahvehaneler birer eğitim yuvalarıdır. Buralara bilinçli, aydın fikirli, aile terbiyesi almış, meslek sahibi kişiler gelirler. Kitap, gazete, dergi gibi yayınların takip edildiği bu tür kahvehanelere kıraathane adı verilir. Günümüzde bile Kahvehanelere Kıraathane olarak ruhsat verilmektedir. Kıraathane, okuma hane demektir. 1940 lı yıllarda ilkokullarda (1.sınıflarda) Kıraat diye okuma kitapları vardı. Acaba günümüz kahvehaneleri gerçekten birer okumahane midir? Ne yazık ki, kahvehaneye gitmeyen aydınlarımız bile kitap okumuyor.
Kahvehaneler öylesine tutuldu ki, imamlar, müezzinler, sofular ve halk kahvehanelere dadandılar mescitlere kimse uğramaz oldu deniliyordu. Din bilginleri ise kötülükler yuvasıdır, kahveye gitmektense meyhaneye gitmek daha iyi olur gibi laflar söylüyorlardı. lll. Murat zamanında kahvenin yasak edilmesi için sıkı tedbir alındı ise de bununla baş edilemedi. Vaizler, müftüler “kömür derecesine gelmezmiş, içilmesinde sakınca yoktur der oldular. Tütünün H 1009 M 1600 yılında geldikten sonra da, kahvehanelerin önemi ve sayısı hızla artmaya başladıktan sonra, içilen sigaralarla adeta birer kitle imha silâhına dönüştü. Kısa zamanda bu tür yerler önemli devlet memurları ve ilim adamlarının uğrak yeri oldu. Bu hâl, İslâm âlimleri tarafından zararlı görülmeye başlayınca, kahvehanelere karşı büyük bir tenkit başladı. XVI. yüzyıl sonlarında kahvehanelere karşı bir düşmanlık meydana geldi. Bunun sebebini, iyi vasıfların kaybolmasında aramak gerekir. Gerçekten kahvelerde kumar oynanmaya, soygunlar yapılmaya ve hatta adam öldürülmeye başlanmış, bu sebeple gerçek tiryakiler, kahvelerin semtine uğramaz olmuşlardı. Bu yüzden III. Murat zamanında çıkarılan bir fermanla bütün kahveler kapatıldı. Gizli işletenler için türlü ağır cezalar kondu. Fakat bu yasaklara pek fazla riayet edilmedi. Son olarak IV. Murad zamanında bir fermanla tütün ve kahve yasaklandı. İçki ve kahvehane yasaklarına uymayan veya öyle sanılan kişilerde yüz bine yakın kişinin bu devirde katledildiğini, bazı kaynaklardan okumaktayız.
1615'te Venedikli ve 1650'de Marsilyalı tacirler de Türk Kahvesini dünyaya yayıyorlar. İtalyan gezgin Pietro della Valle tattığı ve hayran kaldığı içecekle ilgili değişik bilgileri arkadaşlarına anlatıyor
Kahvehanelere, halen kıraathane diye ruhsat verilmekte, Kıraathane okuma hane demektir. Eskiden çeşitli kitaplar okunduğu ve okunması gerektiği düşüncesi ile böyle ruhsat verilmekteydi. Yüz yıl önceleri kahvehaneler, halk ozanlarının, aydınların, sanatçıların toplandıkları yerlerdi. Halk ozanları kahvehanelerde sazları ile, destanlar, bozlaklarla, tarihi, aşıkvari öyküler anlatırlardı. Aydınlar, okuma yazmanın az olduğu zamanlarda halka çeşitli kitaplar okurlardı.
Son yıllardaki bazı kahvehaneler, amelelerin toplandığı, düğünlerde davul zurna çalanların toplandığı, ilgililerle randevulaştığı yerler konumundadır.
Türkiye de 1450-1500 Halk Kütüphanesine karşın, 450 bin kahvehane bulunurken, buna 1000 kadar internet kefeleri de eklersek büyük bir rakam çıkar. İşsizlerin 9 milyonu geçtiği Türkiye de, insanların iş umudu bekledikleri amele kahvehaneleri de vardır.
Ayrıca, otellere gidemeyenlerin, sabahlara kadar sandalyede oturdukları sabahçı kahvehaneleri de vardır.
Ayrıca, Erzurum da yüzyıllardan beri süregelen, âşıkların ellerinde sazları ile halka deyişleri sundukları âşıklar kahvehaneleri halen işlevlerini günümüzde de sürdürmektedir.
Kırşehir de 113 kahvehane,49 internet kafe,3 atari salonu ve 9 adet oyun salonu olduğunu öğrendik. Kahvehane: 43 İnternet Cafe: 11
Kütüphane:1
Boztepe ilçemizde bulunan Kahvehane sayısı: : 7 İnternet kafe sayısı: 2, Öğretmen evi sayısı 1:
Lokal sasyısı: 1 Kütüphane sayısı: 1
Kaman İlçemizde: 38 kahvehane, 11 İnternet salonu, 1 kütüphane


Yörede öyle kahvehaneler var ki, üst katta üste, hemen alt katta, yanyana açılan kahvehaneler bulunmakta. Yatacak yeri olmayan garibanlar için sabançı kahveleri de vardır ki, geceleri sandalyede uyuyan müşterileri garsonlar dürterek iki de bir çay verirler.
Köy ve kasabalarda bile artık kahve sayısı yer yer üçü beşi geçerken, bunların içinde sağcılar, solcular, gençler, yaşlılar kahvehaneleri bulunmakta. Küçük bir köyde kahvehane açılmışsa, o köye, kahvehane açılmayan köye göre, üstünlük statüsü kazandırmakta. Halen günümüze kadar devam eden Erzurum un halk ozanları kahvehaneleri vardır ki, orada halk ozanları sazları ile çalıp söyleyerek, yörenin bu kültürünü yaşatır, bir eğitim görevi yaparlar.
*
Yemen den İslam ülkelerine yayılan kahve, sonraları Kahire, Bağdat ve Mekke'ye yayılıyor. Osmanlı ile de Avrupa ya geçiyor.
Kahveyi ilk olarak Yemen'de duyuyoruz. Dini ortamlarda geceleri geç saatlere kadar süren zikir ayinleri esnasında uyarıcı olarak kullanılmış.
*
Kahvenin yapılması ayrı hüner işidir. Cezve seçiminden kısık ateşte hazırlanışına, fincanlara yavaş dökülmesinden, törensel bir dikkatle ufak ufak yudumlanmasına kadar başlı başına bir gelenektir Türk kahvesi içmek. Çoğu ailede alışkanlık haline gelen akşam yemeklerinden sonra içilen kahve, huzur vericidir. Kız isteme sırasında ise saygı ifade ederken köpüklü olan kahve, istenen kız tarafından pişirilerek el becerisinin göstergesi olarak kabul edilir. Ev toplantılarında hanımlar arasında pişirilen kahve sonunda ters dönmüş kahve fincanları bakılacak fallara işaret ederek içilen kahvenin amacını sergiler. Gelen misafire önce bir fincan kahve ikram etmek makbuldür. Dünyaya Afrika'dan yayılan kahve, kahve ağaçlarının öğütülmüş tohumlarından hazırlanır. Çekirdeklerin ilk olarak, kahve ağaçlarının kendiliğinden yetiştiği Etiyopya'da kullanılmaya başlandığı sanılıyor. Bir efsaneye göre de kahve çekirdeğinin değerini ilk kez İS. 9. Arabistan'da bir çoban ortaya çıkarıyor. Kahvenin ilk yetiştirildiği yer Arabistan'dır. 15. yüzyılda Arabistan'ın güney kesimlerinde ve Yemen'de başlayan kahve tarımıyla birlikte kahve içme alışkanlığı öylesine artıyor ki, batıya doğru hızla yayılarak 16. yüzyılda Türkiye'ye oradan da17. yüzyılda Avrupa ülkelerine ulaşıyor
(Resim: Piyer Loti (1850 1923) Kahvehanesinde Piyer Loti nargile içerken. Fransız yazarı Pier Loti bu semti çok sevdiği ve uzun süre orada yaşadığı için bu, bu adla anılan kahvehane günümüzde bile durmakta. Eyüp sırtındaki Pierre Loti Kahvesi, bütün Haliç in tepeden görülebildiği, doğal ve sakin bir mekan.
(Pierre Loti (1850-1923), İstanbul da ismiyle anılan bir tepe mevcut, bu tepenin isminin değiştirilip değiştirilmeyeceği tartışmaları ekseninde konuşuldu ve en sonunda isminin kalması noktasında bir karara varıldı.
Pierre Loti, bir İstanbul sevdalısıydı, İmparatorluğun çok zor günlerinde O hep yanında yer aldı. Fransız kamuoyu üzerinde önemli etkileri olan biriydi: bir yazar, gezgin ve denizciydi.
O dönemlerde bu tür yerler zaman öldürmek için değil karşılıklı fikir alışverişi ve kitap okumak için açılmış yerlerdi. Memleketin ileri gelenleri, makam ve mevki sahipleri kahvehaneden çıkmazdı. Şimdi ise hükümetler devrilip hükümetler kuruluyor. Bir başka ülkeye savaş açılıyor, barış anlaşmaları imzalanıyor. Eğitim, güvenlik politikaları belirleniyor. Netice alınamayacağı bilindiği halde futbol, din, sanat, spor, siyaset, ekonomi üzerine ateşli konuşmalar yapılıyor.

Eskiden kahvehaneler bir mektep olarak görülürdü. Oralar adeta bir eğitim kurumu gibiydi. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Tahtakale'de açılan kahvehaneler günümüzdeki gibi başıboşların ve işsizlerin vakit öldürmek için uğradığı mekânlar değil. Toplumun ileri gelenlerinin gidip beyin fırtınası yaptığı yerlerdi. Hatta kahvehanelere mektebi irfan veya halk kütüphanesi ismi de verilirdi. "Hayat Fakültesi" ismini bile veren vardı. Sait Faik, "Kıraathaneye gitmemiş bir üniversitelinin tahsilini yarım sayarım. Bu dekansız, doçentsiz, bütçesiz, fakültesiz, tamamen muhtar üniversitelerin tavla şıkırtıları arasında gören bir göz, işiten bir kulak, bir memleketin nabzını tutabilir" sözleriyle kahvehaneleri birer eğitim kurumu olarak gördüğünü çok rahatlıkla söyleyebiliriz.
Eskiden kahvehanelerde birçok meslek icra edilirdi ve kahvehaneciler birer meslek erbabıydı. Kahvehaneciler hem berber, hem dişçi hem de birer cerrah gibi çalışırlardı. 1800'lü yıllardan itibaren basın yayının da gelişmesiyle kahvehanelere gazete de girmeye başladı. Okuma yazması olan birisi kahveci tarafından alınan kitapları yüksek sesle okurdu. Kitabı okuyan kişiden içtiklerinin parası da alınmazdı.
Önce şairlerin, yazarların ve zamanın entelektüellerinin buluştukları, memleket meselelerini konuştukları tartıştıkları yerler olan kahvehaneler, dönem dönem yasaklansa da giderek sosyal hayatın ayrılmaz bir parçası olarak toplumdaki yerlerini alırlar. Mahalle kahveleri, esnaf kahveleri, yeniçeri kahveleri, tulumbacı kahveleri, aşık kahveleri, semavi kahveleri, meddah kahveleri, esrarkeş kahveleri gibi çeşitli adlarda kahvehaneler açılır.
Tarih boyunca bizde bir kıraathane-kahvehane kültürü gelişir. Oralarda sadece kahve içilmeyip sohbetler edilir, dertleşilir, tartışılır, şiirler söylenir, çalgı çalınır, kitap okunur, tavla, kâğıt, domino oynanır, nargile içilir.
Emeklilerin kahvesi, işsizlerin kahvesi, öğrenci kahvesi, figüranlar kahvesi, davulcu çalgıcılar kahvesi, briç kahvesi... uzar gider liste.
Günümüzde pek çok toplantılar, siyasi konuşmalar, site yönetimleri kahvehanelerde yapılırken, köye gelen misafir ilkin kahvehanede ağırlanır
D'Ohsson, Kanuni Sultan Süleyman'ın hükümdarlığının son dönemlerinde, İstanbul'da elli kahvehane bulunduğunu belirtir. Bu sayı, III. Murat (1574-1595) döneminde altı yüze ulaşır. 19. yüzyılda sadece İstanbul'daki sayıları bir kaç binle ifade edilen kahvehaneler, yalnızca bu türden ibaret değildir.
Bu dönemde Avrupa daki kulüp ve okuma salonlarında olduğu gibi, bazı kahvehaneler, müşterilerin çeşitli konulardaki bilgi ihtiyaçlarının karşılanması maksadıyla, bünyelerinde gazete, dergi gibi süreli yayınların bulunduğu ve çeşitli geleneksel sahne sanatlarının icra edildiği kültür mekânlarına dönüştü. Yazılı kültürün yaygın olmadığı, modernleşme öncesi Osmanlı toplumunda kahvehaneler, sözlü kültürün tesis ve devamının en önemli araçlarından birisi olmuştur. Özellikle âşık ve meddah kahvehanelerinde, sanat icra ediciler, bir taraftan kahvehane müdavimlerini eğlendirir-ken, diğer taraftan da onlara bir kültürel birikim aktarmaktadırlar. Ayrıca daha çok kıraathane olarak anılabilecek türden kahvehanelerde, Muhammediye, Battalname ve Hamzanâme gibi dinî muhtevalı destanımsı kitapların okunması bir gelenek hâline gelmiştir.
Tanzimat sonrası dönemde kıraathanelerin açılmaya başlaması ve yaygınlaşması, biraz da devrin şartlarıyla ilgilidir. Nitekim bu dönemde gazete ve dergi yayımcılığı başlamış ve kitap basımı da artmıştır. Ancak bu yayın organlarının şehir içerisinde sadece belli yerlerde satılması, gündelik okuma alışkanlığının hane ölçeğine kadar yaygınlaşmasını engellemiş, dolayısıyla günlük gazete ve dergi koleksiyonlarını bün-yesinde barındıran okuma mekânlarının ortaya çıkmasını zaruri kılmıştır.
İlk kıraathanelerden birisi, Divanyolu üzerinde 1857'de açılan Sarafim Kıraathanesi'dir. Burası müşterileri için ilk defa gazete ve dergi bulunduran, sonraları kitap da satan bir kahvehaneydi. Ramazan gecelerinde ise Sarafim Kıraathanesi, edebî tartışmaların yapıldığı bir salon olurdu. Namık Kemal, Ahmet Muhtar Paşa, Süleyman Paşa, Ahmet Rasim, Halit Ziya gibi yazarlar burada toplanır, edebiyattan matematiğe, şiirden siyasete ve sosyolojiye kadar her şeyden bahsederlerdi. A. Adnan Adıvar, burada tavla, dama, iskambil gibi oyunların yasak olduğunu, bütün neşriyatın alındığını, kıra-athanenin özel bir kitaplığı bulunduğunu, münevverlerin sanki bir kütüphanedeymiş gibi
buradan faydalandıklarını belirtir.
1860'lı yılların başında Münif Beyin kurduğu bir tür akademi olan Cemiyet-i İl-miyye-i Osmaniyye'nin merkezinde açılan diğer kıraathanede kitapların ve gazetelerin pahalı olduğu düşüncesinden yola çıkılarak, müşterilere, Türkçe, Fransızca, Rumca, İngilizce vs. çeşitli dillerden gazeteler de sunulmaktaydı. Ayrıca burada İngilizce ve Fransızca kursları da veriliyordu.
Ancak bu mekân, yalnızca cemiyetin eğitim faaliyetlerine yönelik olarak düzenlenmiş ve sınırlı sayıda müşteriye hizmet vermiştir. İstanbul'daki kıraathaneler,Sarafim çizgisi üzerinden kendi geleneklerini oluşturmuşturr. Özellikle Şehzadebaşı Direklerarası'ndaki Fevziye Kıraathanesi, Divanyolu'n-daki Arif'in Kıraathanesi, Nuri-osmaniye'deki Letafet Kıraathanesi bu geleneğin en önemli parçalarıdır.
*
Kıraathaneler, İstanbul'da çoğunlukla Sultanahmet'ten Aksaray'a uzanan ana caddede yoğunlaşmıştır. Bu bölgenin sosyal dokusunu oluşturan bürokrat, esnaf ve entelektüel zümreleri, kıraathanelerin temsil ettiği kültürün de muhtevasını belirlemiştir. Bu kıraathaneler bir taraftan okuma mekânı niteliğini taşırken, diğer taraftan Ramazan ayındaki karagöz gösterileri, musiki fasılları ile de son dönem kültürünün taşıyıcısı olmuştur.
Bahsettiğimiz türden mekânlar daha çok bir edebiyat mahfili olan kıraathane hükmündedir. Bu kadar yoğun ve sistematik olmamakla birlikte, umumun vakit geçirdiği bazı kahvehane sahipleri, günlük gazete ve küçük bir kitaplık bulundurmaya gayret eder ve müşteri çekmeye çalışırlardı. Hatta seçkin bir müşteri tabakasını dükkânına çekmek isteyen bazı kahvehane sahipleri, kimi zaman bu durumu suiistimal ederek, tabelalarına "kıraathane" yazarlardı. Maalesef bu anlayışla, bugün de içinde kumar oynandığı hâlde kıraathane ismi verilen yerler çoktur.
Bazı edebiyatçılarımız, kahvehanelerde oluşan bu kültürel birikime dikkat çekmişlerdir. Yahya Kemal, Emirgan'daki Çınaraltı Kahvehane-si'nden bahsederken, oranın sükûnetini, Boğaz'dan esen poyraz serinliğindeki yaprak seslerini, gönlünün suların musikisine dalmasını anlatır. Samiha Ayverdi, İstanbul Geceleri isimli kitabında, İstanbul kahvehanelerini "musanna divanhaneleri andıran geniş, ferah tavanından duvarına kadar her köşesi en usta kalemkârların, oymacıların elinden çıkmış, yaldızlı nakışlı, şirvanlı havuzlu, bir yandan çubuk içilip, bir yandan en parlak şiir, edebiyat ve musiki meclislerine sahne" mekânlar olarak sunmaktadır.
19. yüzyılda sadece İstanbul'daki sayıları bir kaç binle ifade edilen kahvehaneler, yalnızca bu türden ibaret değildir. Nitekim kahvehanelerin büyük bir çoğunluğunu mahalle kahvehaneleri oluşturmaktadır. Ve bu mekânlar, özellikle son dönemlerde "zaman öldürme" yeri, "tembelhane", konumuna gelmiş ve pek çok edebiyat dışı faaliyete sahne olmuştur. Mehmet Akif de Safahat isimli eserinde bu türden bir mahalle kahvehanesinin tasvirini yapmaktadır. O'na göre kahvehaneler "dilenci şekline girmiş sinsi cani"lerdir ve buralar 'Şark'ın bakılmayan yarası ve harim-i kaatili' (Doğu'yu öldüren unsur)'dir. Kahvehanenin genel çerçevesini bu şekilde belirleyen Akif, daha sonra Yahya Kemal ve Ayverdi ye göre eski kültürümüzün en önemli parçalarından birisi olarak görülen kahvehanelerimizi ve onun içerisinde teşekkül eden faaliyetleri, Şark'ın köhneliği bağlamında değerlendirir.
Kaman İlçesinin köyleri içinde ilk kahvehane Bülbüloğlu Haydar namıyla anılan Haydar Güzel’in kahvehanesi idi. 1940 lı yıllardan beri halen çocukları tarafından işletilen, 75 yıldan fazla bir zamandır hizmet veren bu kahvehanede köye gelen misafirler, devlet memurları ilkin çayla burada ağırlanırdı. Bu kahvehanede, 1950 li yılların birinde, Babaoğlu namıyla anılan Abidin Çavuş, akrabası Gamberkanın Ali (Çavuş) u tabanca ile 7 kurşun sıkarak öldürmek istemiş, fakat ne hikmetse, Ali Çavuş ölmeyip kurtulmuştur. Bu kahvehane ve ötekilerde nice nutuklar atılmış, nice toplantılar yapılmış, nice kavga ve münakaşalar yapılmış. Ayrıca bu tür toplantılarla da köyün ortak sorunları tartışılmış, böylece kahvehaneler köyün bir konferans salonu işlevi gibi, sosyal statü görevi de yapmıştır. Halen birçok kahvehane bu sosyal statü görevini de yürütmektedir.
Berber dükkânlarının olmadığı zamanlarda, berberler insanları kahvehanelerde tıraş ederlerdi. Seyyar berberler kahvehanelerin içinde, önünde uygun yelerde, ayrıca evleri, harmanları, köyleri dolaşarak (yanda çok eskiden çekilen resimde görüldüğü gibi) mesleklerini yürütürlerdi. Köy berberleri, veresiye tıraş ettikleri gibi, ücretlerini harman zamanı buğdayla alırlardı. Onun için berberler, heybenin iki gözlerine koydukları traş malzemelerini eşeğe yükler, köyleri dolaşırlar; toptan ücretlerini de harman zamanı yine eşeklerle buğday olarak toplarlardı. Yörede en iyi berber Yelek ten çıkardı. Berber Ali (İstiklal Savaşı gazisi), Berber Veli, Berber Arap, Berber Sıddık gibi ismini hatırlayamadığımız nice namlı berberler Yelek Köyünden çıkardı. Bunlar komşu köyleri bile tıraş ederler. Bu ve bunların yetiştirdiği berberler, uzak büyük köylere de ücretli berber olurlardı.
Günümüzde de, kahvehanelerin, ferdî, içtimaî vs. yönlerden olumsuzluklar taşıdıkları bir gerçektir. Bu çağda, tüm kahvehaneler, kitap, gazete okunan bir kültür yuvasına dönüşmelidir. Okumayan, bilgi, kültür edinmeyen toplumlar kolay kolay asla kalkınamaz.
Kaynak:1-Peçevi Tarihi Cilt:1 Sf: 258
2- Güvercin. Hikmet Altınkaynak sayı 46-47 sf:11 Değişik internet siteleri.
3- Türk Halk Kültürü Araştırmaları R. Bahar Akarpınar sf: 22-23
Derleyen: Cevat Kulaksız ckulaksizster@gmail.com

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ NEDENİ İLE
OSMANLI DA VE BATI DA KADINLAR, FARKIMIZ

Osmanlı Devleti gerileme devrinde, XVlll. Yy. da topraklarını sürekli kaybediyor hızla geriliyordu. Osmanlı devlet adamları ve padişahı, Avrupa.nın neden hızla ilerlediğini, Osmanlı.nın neden geri kaldığını, akıl edip araştırmamıştı.
Sultan ll. Mahmut.un 1870 yılında Rusların nasıl güçlenerek Osmanlı Devletini gerilettiğini, her savaşta Osmanlıyı yendiğini anlamak ve gerekli tetkiklerde bulunmak için, eniştesi Damat Amiral Halil Paşa yı Rusya ya gönderir. Rusya da araştırma ve gözlemlerini yapan Halil Paşa, Padişah ll. Mahmut a şu raporu gönderir:
Şevketmemeap .Bizde şehirlerde kadın kafes arkasındadır, erkek meydandadır. Köylerde ise, kadın tarladadır, erkek kahvelerdedir. Yani bizim nüfusumuz milli hayatta daima yarımdır, tam değildir. Avrupa.da ise kadın da, erkek de umumi yaşama içinde kıymettirler. Kadın erkek her ikisi birleşerek milleti teşkil ediyorlar. Bizler de önce, bu ayrı iki yarımdan bir tam çıkarmaya mecburuz.
Aradan 37 yıl geçtikten sonra, Sultan Abdülaziz (1830-1876), 1867 Paris Milletlerarası Dünya sergisinin şeref misafiri olarak, Osmanlı Padişahları içinde ilk Tacidar kişiliği ile Batı.yı ziyaret eden padişahtır.
Osmanlı Ülkesindeki kadın erkek durumundaki manzara, Amiral Halil Paşa.nın 1867 den 37 yıl önceki çizgisinin aynı idi. Fakat Sultan Abdülaziz ve yanındaki mahiyeti, Paris Uluslararası Dünya Fuarında dünya milletlerinin pavyonlarında her alanda çalışan kadın erkeklerin beraberliğini gördüler.
Rus pavyonunu gezerken, Orta Asya dan Rusların işgal ettiği Orta Asya dan Özbekistan dan halı tezgâhları ile getirtilip, sanki Rus malı imiş gibi göstermeleri, halı dokuyan Özbek Türk kadınlarının tezgâhlarında dokumakta oldukları halıları görünce, bir Türk olarak üzüntü ve ızdırap içinde kalırlar.
Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz, Paris te törenle karşılaşırken, 300 yıl Osmanlı Eyaleti olan ve Fransızlar tarafından işgal edilen Cezayir den gelen tabur da bulunur. Bunu bu gezi anılarını anlatan Hafız Ömer Faiz Efendi, Ruznamesinde şöyle nakleder.Burada büyük bir acı kalbimizi parçaladı. Sarayın bahçesinde mevzi tutmuş Fransız müstemleke askerleri içinde Cezayir Taburunu da gördük. Üç yüz sene bizim olan Barbaros Hayrettin.in diyarının evlatları, şimdi eski hükümdarlarını başka bir devletin silahları elinde, başka bir devletin üniforması ile selamlıyorlardı.
Paris Uluslararası sergide, ilk defa dikiş makinesi ve dikiş makinesinde dikiş diken kadınları görünce çok şaşırırlar.
Paris Milletlerarası Dünya sergisini gezen Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz, yanındaki vezir ve devletin ileri gelenleri, fuarda gördüklerinden çok etkilenirler, bilim ve teknikte Avrupa.nın çok ileri gittiğini görürler ve hayran kalırlar. Osmanlı.nın da Avrupa karşısında çok geri kaldığını böylece görünce oldukça üzülürler ve gözleri nemlenir. Birçok pavyonlarda en ağır sanayi mamulleri kadın erkek birlikte çalışarak imal halinde gösteriliyordu.
Batı.da kadınlar iş hayatına katılmış, Batı hızla ilerlemekte iken, Osmanlı dan kadınlar ne durumdadır. Ona bakalım. Osmanlıda kadının iş hayatına girmesi şöyle dursun, Osmanlı kadınları kafes arkasında erkeğin elinde bir çocuk doğurma makinesi gibi görülmekte. Osmanlı da kadınların ne durumda olduğunu kaynaklardan örnek vererek irdeleyelim. İstanbul un işgal yıllarında, şimdiki İran da ahlak polisinin olduğu gibi, İstanbul da zaptiyeden oluşan bir ahlak komisyonu vardı. Ramazan akşamı Direkler arasında dolaşırken, yan sokaklarda süngülü askerler dolaşır, peçeli-çarşaflı bile olsa, cadde ve sokaklara kadınları sokmazlardı. İstanbul da yayınlanan Şeriatçı Tevhid-i Efkâr Gazetesi, kadın açık saçıklılığına dikkat etmediği için, gün aşırı polise hücum eden yazılar yazıyordu. (Çankaya F.R.Atay sf:328)
Birinci Dünya Harbinde kocası ile bir ada oteline inen Türk kadını, polis müdürü tarafından kolundan tutulup kovulmuştur. Aynı arabaya binen kadın ve erkekten polis karıkoca vesikası sorarmış. Yani kadın, sokakta kocasının yanında bile olsa, potansiyel ahlaksız bir kadın olarak görülüyor, suçlanıyordu. Zaten kadının eğitimine önem verilmiyordu. Kadınlar Osmanlıda adeta köle gibi idi. (Çankaya F.R.Atay sf:392)
Birinci TBMM de sonradan vekilliğe kadar çıkan bir mebus, çarşaflı karısı ile Karaoğlan Çarşısında görüldüğü için, meclis koridorlarında kendisine günlerce lanet okunmuştur. (Çankaya F.R.Atay sf: 421)
Birinci Dünya harbinde savaşlardaki bozgunlar üzerine Enver Paşa, kadınlar hakkında dedikodu çıkaran cahil ileri gelenlerin dedikodularını durdurmak için, kadınlar daha bir tacizli kontrole başlandı. Çarşafların ayakların hangi noktasına kadar ineceğini tespit etmek için bir komisyon bile kurulmuştur.
Çanakkale Cephesinde başkomutan Alman V. Sanders ti. Cephede çarpışan bir subayın anaları Alman olan kızları, bir gün Alman davetlileri ile buluşmuşlar. Enver Paşa bunu duyunca, orduda subaya ihtiyaç duyulduğu halde, cephede harpte bulunan babayı hemen emekliye ayırmıştır. O aileden bir hanımla evli olan bir rüsumat memurunun da görevine son verdirmiştir. Demek ki, Enver Paşa’nın bağnaz yanı da varmış.( F.R.Atay sf: 446-447)
O devirdeki mütareke gazeteleri incelenirse, Osmanlı Saltanatının sanki kadınlar yüzünden batmış olduğu sanılırdı. Mondros ta teslim olmuşuz, kadınlar yüzünden, kadınlara hücum; düşman donanmaları İstanbul limanına demirlemişler, kadına hücum; hazine dar, o ay maaş ödenememiş, kadınlara hücum… (Çankaya F.R.Atay sf: 446-447) İşte bu örneklerde olduğu gibi, Osmanlı nın son yıllarında kadınların durumu adeta bir köle gibi idi. Günümüzde de Afganistan, Suudi kadınları da böyledir.
Günümüzde de, çağın gerisinde kalmış, İran ve hele Afganistan da çok açık bir şekilde, kadınlar potansiyel ahlaksız bir varlık olarak görülüyor; yok saçın şu kadar dışarı çıkmış.; yok eteğin kısa diyerek diyerek din polisi tarafından anında cezalandırılıyor. Ne ki kadınların ve erkeklerin bu yüzden sokaklarda kırbaçlandıklarını medyaya yansıyan haberlerden öğreniyoruz.
Damat Halil Paşanın 1870 deki Köylerde ise, kadın tarladadır, erkek kahvelerdedir şeklindeki teşhisinden 128 yıl sonra, 7.3.2008 günlü Zaman Gazetesinin 3. sayfasından aldığımız resme bir bakarsak, görüntü yine aynı demektir.
Paris gezisinde, Osmanlı Heyetine katılanların başlarında fes vardır. 1867 nin Temmuz ayının kavurucu güneşi altında, buram buram terlemekteler. Osmanlı Heyeti, ilk defa şapkayı orada görürler. Paris halkının başlarında önden siperlikli şapka ile gözlerini, kafalarını güneşten nasıl korunduğunu, bu şapkalardan kadınlarda bile görünce hayret ederler. Fes sanki dini bir gereklilikmiş gibi (şimdi de türban mürban diye direndiğimiz gibi), memleketlerine dönünce, fesi çıkarıp şapka giymeyi bir türlü akıl edemezler. Ta ki Cumhuriyet Devrine, 1925 Şapka inkılâbına kadar.
Kadınlarımız konusunda bu yazıyı yazdığım Yedi Mart Cuma günü, (Dünya Kadınlar Gününden bir gün önce) Cuma namazı kıldığım Tandoğan MKE Kurumu mescidi imamı, verdiği vaazında, kadınların hak ve hukuku konusunda konuşurken şunları söylüyordu: Öyle zamanlar olmuş ki, kadınların insan olup olmadığı tartışılmış, kadınlar diri diri mezara gömülmüşlerdir. Ama ülkede, kadınların da iş hayatına girmesi gerektiği konusunda hiçbir değişim olmadı. Osmanlı, zaten Batının her alandaki yenilik, buluşlarını, bir çeşit “Batı kurnazlığı ve cambazlığı olarak görüyor, kafasını ve görüşünü, toplumsal yaşantısını bir türlü değiştirmiyordu.
Aradan 150 yıl geçmiş. Tüm İslam Ülkelerine bir bakalım. Tüm ülke genelinde, kadınlar erkeklerle birlikte, Batı daki gibi iş hayatına atılmışlar mıdır? Suudi Arabistan’da kadınların iş hayatına geçmesi, ne ki oy kullanması, araba kullanması bile yasaktır. Taliban iktidara gelir gelmez, iş hayatında çalışan öğretmen, doktor, mühendis vb birçok alanlarda çalışan tüm kadınların çalışma hayatından çalışmasını yasaklamış, kadınları burkalara, çarşaflara sokmuştu. Kadın köleleşmişti. Öyle olan ülkelerin tüm kadınları- halkı perişandır. Türkiye de bile kadınların çalışmayıp evde oturmasını öğütleyen, isteyen aymazlar bulunmakta.
Aradan 134 yıl geçtikten sonra, 2001 de Fransız Liberation Gazetesi tam sayfa ayırmış, bizim geri kalmışlığımızı, yaşlı başbakanımızı (B.Ecevit.i) ima ederek şunları yazıyordu: Çok yaşlı bir başbakan, tükenmiş bir rejim, Avrupa.nın yeniden hasta adamı O yıllardan beri Avrupa nın kapısını çalan, bilmem kaç yıldır aday olan şimdilerde AB nin kapısında bekleyen Türkiye in durumunu siz tayin edin. Atatürk.ün emeli ülkemizi çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmak değilmiydi. Artık kadın çalışsın, çalışmasın, türban” tartışmaları bırakıp, laikliği koruyarak Atatürk ün hedef gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyini yakalamalıyız.
Kaynak: Hafız Ömer Faiz Efendi’nin Ruznamesinden (Paris Sergisine katılan) aktaran, Cemal Kutay Sultan Abdülaziz in Avrupa Seyahati sf:6-39-45

Cevat Kulaksız ckulaksizster@gmail.com

ata_cumhur.jpg


DEVLETİ ÇÖKERTEN RÜŞVET VE YOLSUZLUK
OSMANLI.DA GERİLEME VE RÜŞVET
Osmanlı Devleti 1698 de yaptığı Karlofça Antlaşması ile Avrupa.da toprak kaybetmeye başlayınca, Osmanlı aydınları bu geri gidişata çareler arayarak padişaha risale, layiha çeşitli yollarla reçeteler sunmaya başlarlar. Özellikle Nev-i zade Atayî (1583-1636) Nabi (1642-1712) gibi devrin Divan şairleri şiirleri ile devletin düştüğü durumu için sebepleri şiirlerini dile getirip çareler aramaya başladılar.
Deniz yollarındaki yeni keşifler nedeni ile ipek yolu ticaret geliri yavaş yavaş Osmanlının elinde azalmış, savaşlar kazanılmadığı için ganimet ve yabancı devletlerin rüşvet gibi verdikleri vergiler kesilince devlet geliri azalmış. Sarayın lüks eğlence, sefahat ve masrafı da kat kat artınca devlet şaşırmaya başlamış. Devlet makamları, ne ki sadrazamlık bile, en çok rüşvet-para verene satılmaya başlanmış. Devlet- padişahlar, çok zengin sadrazamları bir bahane ile katledip malını sattırarak para temin etme yoluna bile başvurmuş. Padişahlar katlettikleri sadrazamların elbiselerini (kürk gibi) satıp para elde etme çabasına düşmüş. Sonunda da, Galata’da bulunan zengin Ermeni, Yahüdi, Rum tefeci sarraflardan borç alacak duruma gelmişti.
Devrin padişahları, Sadrazam Damad İbrahim Paşa israf ve sefahate dalmış; askeri, mülkî, adlî düzenlemeler ihmal edilmiş; bilimden uzaklaşılmış, ulema ve devlet ricali hurafe ile uğraşmakta. Avrupa.da matbaa kurulalı 250 yıl olmuş, bilim ve teknolojide buluşlar, keşifler, basılan binlerce kitapla, Rönesans ve dinde Reformla Avrupa hızla her sahada alabildiğine ilerlemekte. Osmanlı geriliğin batağında, matbaa gâvur icadı Kuran basılmaz diye bilim ve teknolojiye direnmekte. Daha sonra Aydın devlet ve fikir adamlarından Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895), daha sonraki devletin çok zor yıllarında, sınırlarda toprak kaybedip sınırlardan feryatlı yardım beklerken, İstanbul ulemasının çok basit ve şekli tartışmalara girdiğini şöyle acı örnekle anlatmakta:
-İstanbul.da bu esnada bilginler arasında Dat harfi Zat mı okunmalı, Dat mı okunması ihtilafı baş göstermişti. Bu itilaf avamda da yayıldığından Zat taraftarı olan şeyhler sürgüne gönderildi. Devlet ricali daha nice boş işler ve hurafelerle uğraşıyordu. Böylece bilimden uzaklaşan Osmanlı ilerleyen Batı karşısında hızla Gerileme Devrine girmişti.

Selam verdim rusvet degil diye almadilar
hukum gosterdim faydasizdir diye dinlemediler".- Fuzuli
Rüşvet ve fahişelik tarihin en eski olgularından biridir. Tarihimiz nice bu olayların örnekleri ile doludur. Bu yazımızda tespit edebildiğimiz ve sayfalarımız el verdiği kadar bazı örneklere değineceğiz.
Yaşadığı çağdaki rüşveti bu mısralarla şikâyetnamesinde dile getiren Fuzuli, böylece yolsuzluk ve rüşvet tarihine mısralarla bir özdeyiş kazandırmıştır.
Fuzuli (1480? - 1556), 16.yüzyılın en büyük şairidir. Türkce'nin Azeri diyelegini kullanan şair, Türk dünyasında büyük bir ün kazanmış, bütün divan edebiyatını geniş ölçüde etkilemiştir. Oguzlar'in Bayat boyundan olan Fuzuli.nin asil adi Mehmet'tir. Irak'ta Kerbela'da doğdu. Hayati boyunca Hille, Bağdat ve Kerbela'da yoksulluk içinde yasayan Fuzûlî, Irak'tan dışarı çıkmamış ve bir veba salgınında ölmüştür. Fazlı adındaki oğlu da zamanında şiirleriyle tanınmıştır
Kanunî döneminde şair Fuzûlî'nin aktardığı bir olay, rüşvetin o gün için de bürokratik mekanizmanın içerisine bir virüs gibi girmiş olduğunu göstermektedir.
Fuzûlî, Bağdat civarında yaşayan fakir bir şairdir. Kanunî'ye yazdığı bir mektupta durumunu belirtmiş ve devlet hazinesinden kendisine maaş bağlanmasını istemiştir. Padişah, kendisine bir berat göndermiş ve bu beratta Bağdat'taki vakfın zevaidinden, yani masraflar çıktıktan sonra kalan fazlasından Fuzûlî'ye maaş bağlanmasını istemiştir. Fuzûlî, beratını alır almaz vakıf idaresine gitmiş ve beratın gereğinin yerine getirilmesini istemiştir. Kendisine bürokrasinin her zamanki cevabı verilmiştir. "Sen git, biz gereğini yaparız" Ne var ki aradan haftalar, aylar geçer ama garibim Fuzûlî'yi ne arayan vardır ne de soran. Tekrar vakıf idaresinin yolunu tutar ve beratının gereğinin niye yerine getirilmediğini sorar. İkinci gidişte karşılaştığı muameleyi ve memurlarla arasında geçen diyaloğu Nişancı Paşa (padişahın genel sekreteri) Celalzâde'ye "şikayetnâme" olarak yazar. İşte meşhur " selam verdim, rüşvet değil deyü almadılar" ifadesi bu şikâyetnamenin baş tarafında geçer.

RÜŞVET YİYENLER
Koca Ragıp Paşa, sadrazamlığı sırasında bir toplantıda (1699-1763), hepsi de muteber yerlerde bulunmuş yük