|
*****************************************
FRANSA KÜÇÜK BİR DEVLET LAFAZAN BİR ÜLKE
HİTLER İKİ GÜNDE PARİSE GİRDİ.TARİHDEN VE
SAVAŞ DAN ANLAMAYAN KORKAK BİR ÜLKE.
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN OLMASAYDI
FRINBOĞAZ ALMANSKİFRANSİ OLACAKTI ADI.
DUA ETSİNLER TÜRK HAKAN SÜLEYMAN HANA
FRANSA'YA İTHAF OLUNUR.
ADAMINA GÖRE ADAM
İncilli Çavuş, Osmanli elçisi olarak Fransa kralına gönderildiğinde, elbiseleri yamalı imiş.
Kral :
- Bana, senden baska gönderecek adam bulamadılar mı ? deyince,
İncilli :
- Osmanlılar, adama göre adam gönderirler cevabını vermiş.
Site yapımcısı
2008 DÜNYA PAPATES YILI NEDENİ İLE
PATATESİN İLGİNÇ YOLCULUĞU, PATATES NEREDEN GELDİ?
2008 PATATES YILI OLACAK
Birleşmiş Milletler, 2008'i Dünya Patates Yılı olarak ilan etti.
İspanyolların Peru'da keşfederek Avrupa'ya getirdiği patates bugün tüm dünyada en temel gıdalardan biridir. BM Gıda ve Tarım Organizasyonu'nun Genel Direktörü Jacques Diouf, patatesin, pirinç, buğday ve mısırın ardından dünyanın dördüncü büyük gıda kaynağı olduğunu açıkladı.
Diouf, her yıl dünyada 350 milyon ton patates üretildiğini, bu üretimin yüzde 52'sinin gelişmekte olan ülkelerde gerçekleştirildiğini söyledi. Diouf'un bildirdiği verilere göre yılda 6 milyar dolarlık patates ticareti yapılıyor.
Patatesin anavatanı Peru'da 600 bin aile geçimini patatesten sağlıyor, yılda 3,3 milyon ton patates üretiyor ve kişi başına yılda 150 kilo patates yiyor. Peru'da değişik renk ve şekillerde 1000 tür patates yetiştiriliyor.
İstanbul 1453 de Fatih Sultan Mehmet tarafından alınınca, Doğudan-Hindistan.dan gelen baharat yolu da, Avrupalılara kapanmış, Batılı tüccarlar, gemiciler Hindistan.a ulaşmak için yeni yollar aramaya başlamışlardı. Cenovalı Vivaldi Kardeşler, iki gemiyle okyanusa ilk kez açıldılar. Kestirme yoldan Okyanusu aşıp Hindistan.a ulaşmak istiyorlardı. Fakat Karanlık Deniz, Atlas Okyanusuna o zamanları Karanlık Deniz diyorlardı), gemileriyle birlikte denizcileri yuttu.
Daha sonra Kristof Kolomb.un 1492 yılında Amarika.yı (ilkin Hindistan zannıyla) bulmasıyla, Avrupalılar hiç görmedikleri yeni sebze ve meyvelerle karşılaştılar. Bu arada Amerikan yerlileri de, hiç at görmedikleri için, gemilerle Avrupa.dan gelen atları, ata binmiş insanı görünce,yarısı hayvana, yarısı insana benzer yeni tanrılar geldi diyerek büyük şaşkınlık yaşadılar. Neyse, bunları tarihin sayfalarına, okuyucunun kültürüne bırakıp, biz asıl patatesin yolculuğuna ve öteki sebze ve meyvelerin gelişine dönelim.
Bunlardan patatesin Amerika.dan getirilip dünyaya yayılışı çok ilginçtir. Patates ve mısır Peru.da İnka uygarlığının iki önemli şaheser yiyeceğidir. Patatesin anavatanı Peru.dur. İspanyollar 1532 de Peru.yu ele geçirip yağmalamaya başlamışlardı. İşgalciler yerlileri katledip altınları, gümüşleri yağmalarken, merak için bir çuval patatesi Amerika.dan Avrupa.ya öylesine yüklerin arasına koyup getirmişler.1565 yılında çuval içinde Avrupa.ya ilk kez gelen bu yamru yumru nesne, ne, nasıl, neye yarar olduğu merakı ile gasp edilen altınlarla birlikte, Kral 11.Filip.e sunulur. Kral bunların bir bölümünü papaya gönderir. Papa, Hollanda Kardinaline ve Mons.taki İspanyol Valisine biraz patates hediye ediyor. Patates yıllar içinde ekile ekile İtalya, Hollanda, Avusturya, Almanya.ya ulaşıyor.
Bu yamru yumru sebze Avrupa.da yayıladursun, eşgüdümlü zamanda Avrupa.da cüzam hastalığı da hızla yayılmaya başlar. Cüzam hastalığında görülen yumrularla patates yumruları arasında bir ilgi kurulur, patates yiyenlerin cüzam olduğu söylentisi yayılıyor. Patates böylece halk arasında zehirli sayılıyor, patatesin vebaya da yol açtığı söyleniyor. Çünkü Avrupa.da o zamanları veba salgını var, binlerce insan vebadan ölüyor. Yani hangi hastalık salgın yapsa, patates ondan sorumlu tutuluyor. Kilise, patates yiyenlere karşı harekete geçiyor; Orta Çağ kilisesi patatesi lânetliyor.
Veba, kolera gibi bulaşıcı hastalıklardan kırılan Almanlar, patatesi bu hastalıkların kaynaklarından biri olarak görmüşler ve sadece domuz yemi olarak kullandıkları bu garip kökü, Fransızlar savaş esirlerine yedirmekte bir sakınca görmemişler.
Eğer Parmentier adlı bir Fransız eczacı Yedi Yıl Savaşları sırasında esir düşüp, bir Alman toplama kampında hayatta kalabilmek için patates yememiş olsaydı, Avrupa.da patatesin değerinin anlaşılması oldukça gecikebilirdi.
Almanlar da, kartoffel diye adlandırdıkları ve sadece domuz yemi olarak kullandıkları bu garip kökü savaş esirlerine de yedirmekte bir sakınca görmemişlerdi. Parmentier, 1763 yılında esaretten kurtulup ülkesine döndüğünde, ömrünün geri kalanını, hayatını borçlu olduğu bu garip yumru kökü tanıtmaya adadı. Fakat patates sever eczacımızın işi pek de kolay değildi, zira gerek Fransa.da gerekse Almanya.da patatesin cüzama neden olduğuna inanılıyordu. Bu yanlış inanışın kökenini anlamak için patatesin Almanya.ya varmadan önceki yolculuğuna göz atmakta yarar var.
Otuz Yıl Savaşları sırasında Almanya.ya giden Kastilyalı askerler yanlarına at yemi niyetine ve zorunlu hallerde kendileri de yemek üzere patates almışlar. O sıralarda açlık ve sefaletten sürünen Westfalyalı köylüler bazen çalarak, bazen de dilenerek patatesi ilk defa yeme fırsatı bulmuşlar. Fakat henüz nasıl yiyeceklerini bilmedikleri için, kabuğunu soymadan çiğ çiğ mideye indirmişler. Tahmin edebileceğiniz gibi çoğu aşırı hazım problemleriyle karşılaşmış. Zaten veba, kolera gibi bulaşıcı hastlalıklardan çeken Almanlar, patatesi bu hastalıkların kaynaklarından biri olarak fişlemişler. İşte belki de bu yüzden onu Parmentier ve diğer Fransız esirlere vermekte bir sakınca görmemişler. Aslında patatesin de ait olduğu Solanaceae familyasında zehirli bitkiler bulunuyor. Belki de Almanlar patatesin bu akrabalarıyla daha önceden tanışmışlardı.
İskoçya.da patatesin İncil.de yazılı olmadığı ileri sürülerek ülkeye sokulması yasaklanıyor. Öyle ya bütün peygamberler gibi, İsa da patatesi görmemiş ve yememişti, onun için İncil.de olmayacaktı. Patates lanetlenirken, patatesin de elma gibi insanın cennetten kovulmasına yol açtığına inanılıyor ve yasaklanıyordu. Patates anavatanından kaçırılıyor, lânetleniyor, yasaklanıyor. Ama patates Avrupa.da uzun bir süre bu boş inancı yeniyor, tadına bakılıp yenildikçe, insanlar hasta olmayınca gittikçe yayılıyor. Zenginin, yoksulun başyemeği olmaya başlıyor. Sonunda patates İrlanda.da baş besin, temel besin olmuştur. Halk gittikçe patates ekip onunla doymaktaydı. Fakat 1846-1847 yıllarında patatese bir zararlı musallat olur. Bu bitki hastalığı bütün patates ürününün yok olmasına neden olur. Büyük bir kıtlık baş gösterir. İrlandalılar bu korkunç açlıktan kurtulmak için ülkelerini terk ederler. İrlanda.nın sekiz buçuk milyon nüfusu altı buçuk milyona düşer.
Küçüklüğünde arkadaşları tarafından patates lakabı takılıp öyle çağırılan Nazım Hikmet, patatesin anavatanı Amerika.ya gitmek için, defalarca başvurmasına karşın, bir türlü vize alamaz. (Acaba, Amerika.yı komünist yapacak diye mi korktular ki) Ama o, Orhan Selim adı ile çeşitli dergi ve gazetelerde Kızılderililerin Avrupalı emperyalistlerce nasıl katledildiklerini, vatanlarını ellerinden aldıklarını anlatır.
Zenginin de yoksulun da başyemeği olan patatesten yemek, haşlama, kızartma yapılırken, fabrikalarda bile işlenmekte. İkinci Dünya savaşında buğday bulamayan Almanlar, patatesten ekmek bile yapmışlardır. Bu baş yiyecek, bize de zor yerleştiği Avrupa.dan gelmiş; kimi köylerimizde «gartol», kimi yerlerde «kümpür» vb adı ile anılır. Onsuz soframız bir hafta bile olmaz. Küçük çocuk annesine,anne kümpür ne patates ne,Diye sorunca, annesi de biri birinin soyadı. demiş.
PATATES HAKKINDA BAZI BİLGİLER:
Patatesi ilk kült ive eden Peru.nun İnka yerlileri olmuştur, tam 4000. yıl önce.
Patates adı Amerika yerlileri tarafından Batata isminden gelmedir.
Avrupa ya İspanyol gemiciler tarafından 16.yüzyılda gelmiştir.
1845 ve 1846 yıllarında bir patates ülkesi olan İrlanda.da mahsulün bir mantar hastalığı nedeni ile yok olması 2 milyon kişinin göçüne sebep olmuştur. (Aslında vebadan ölmüşlerdir)
Parmak Patates Amerika.da ilk kez Thomas Jefferson tarafından Beyaz Sarayda tanıtılmıştır. Bugün Amerika.da tüketimi 4 milyon tona ulaşmıştır.
Dünya toplam patates üretimi 320 Milyon tondur.
Patatesin %20 Kuru Madde %80 sudur.
Patates 125 ülkede yetiştirilmektedir.
1974 Yllında Eric Jenkins adlı İngiliz tek bir bitkiden 170 kg Patates yetiştirmiştir. Bu Rekor henüz kırılmış değildir.
Guiness rekorlar kitabına geçen yetiştirilmiş en büyük patates 1795 yıllında İngiltere de yetiştirilen 9 kg 200 gr ağırlığındaki yumrudur.
Patates Ekim 1995 yıllında uzayda yetiştirilen ilk sebze unvanına sahiptir.
Patatesin gerçekte bir diyet bitkisi olduğunu biliyor musunuz? Bir orta boy patates sadece 100 kaloridir.
Patateste portakaldan daha fazla Vitamin C vardır.
Patateste Muzdan daha fazla Potasyum vardır.
Patatesde Elmadan daha fazla Lif vardır.
Patates Amerika.da süt ürünlerinden sonra en çok tüketilen gıdadır.
Patates cips ilk kez1853 yıllında bir restoranda aşçı olarak çalışan Amerikalı
George Crum tarafından yapılmıştır. Bir müşterisinin kalın gördüğü parmak patatesi geri çevirmesine kızan Crum patatesi çatalla alınmayacak kâğıt inceliğinde keserek servis etmiş ve diğer günlerde müşteriler tarafından sipariş edilmeye başlanmıştır. Patates çipsi (yonga) Avrupa.da ilk kez 1921 yıllında İngiltere tarafından tanıtılmıştır. Bugün Amerika.daki perakende çips satışı 6 milyar Dolar seviyelerine, üretiminde çalışan insan sayısı ise 65000 kişiye ulaşmıştır.
PATATES: Antioksidanlar yönünden çok zengin. Amerikan Tarım Dairesi.ne göre en yararlı 100 besinler arasında 17.nci sırada yer alıyor. Akciğer kanseri, diyabet ve kalp krizine karşı koruyor. Ancak patatesi kızartmak yerine, yağsız bir şekilde haşladıktan veya fırında pişirdikten sonra yemeyi tercih edin.
AMERİKADAN İLK GELEN SEBZE VE MEYVELER
Hindi, tütün, mısır, domates, fasulye, biber ve patatesin anavatanı Amerika kıtası olup 16.y yılda getirilmiştir.
Kristof Kolomb.un Amerika.yı keşfiyle çeşitli baharatlarla birlikte, ilk kez Avrupa.ya gelen yeni dünya meyveleri sebzeleri şunlardır: Hindistan Cevizi, kinin, kauçuk, çilek, yer fıstığı, kına ağacı, papatya, avakodo, kakao ananas. Ayrıca hindi, patates, tütün, mısır, domates, fasulye, biber de Amerika kıtasının keşfiyle yenidünyadan gelmiştir. Demek ki Avrupalılar, Kolomb.un Amerika.yı keşfine kadar bunların hiçbirini tanımamışlar, bu meyveleri hiç tatmamışlar.
Günümüzde, kahvaltıdan tutunuz da, hemen hemen her yemekte (salça, keççap, salata, yemeğe doğrama vb) her zaman kullanılan domates de, Kolomb sayesinde Amerika.dan getirtilip dünyaya yayılmıştır.
Domates, Şili ve Peru.dan (Güney Amerika) 1534 yılında Avrupa.ya gelmiş. 18.yüzyılda, (bazı kitaplarda da domatesin ülkemize 16.yüzyılda geldiğini yazıyor). Günümüzde domates ve patatessiz mutfak düşünülemez. Öyleyse, domates, patates ve öteki Amerika.dan gelen sebze ve meyvelerin hiçbirini peygamberler, Selçuklular, Osman Bey.den, Orhan Gazi, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz, Beyazıt, Kanuni ve öteki insanlar yememişler. XVl. Ve XVll. yyıla kadar, Osmanlı Ülkesinde bu sebze ve meyveler ne tanınıyor, ne de yeniliyordu.?)
NEDEN HİNDİSTAN CEVİZİ DENDİ? Bilindiği gibi Kolomb, Hindistan.ı başka deniz yoluyla bulmak için, Hindistan.ın zenginlik ve baharatına ulaşmak istiyordu. Amerika.ya ilk çıktığında 12 10 1493 de Bahama Adalarına vardı. Hindistan sahillerine ulaştım zannederek oraya Batı Hint Adaları adını koydu. İşte keşfin anısına günümüzde bile o adalara Batı Hint Adaları denilmekte. Kolomp.un Amerika dan getirdiği cevizin adının, bu gün de Hindistan Cevizi olarak söylenmesinin tek nedeni, Kolomp.un o cevizi Hindistan.dan getirdiğini sanmasından başka bir şey değildir. Yoksa o ceviz Hindistan.dan getirildiği için değil .Kolomb Amerika.dan dönerken gemisiyle getirdiği Amerikan yerlilerinden talan edilen tonlarca altın ve gümüşten başka, eşyalar arasan da dört tane Kızılderili, yukarda saydığımız bazı sebze ve meyveler, yanında en ilginçlerinden bir tane de hamak vardı. Dört Kızılderili bir kafes içinde bir sirk maymunu gibi, güya medeni Paris halkına günlerce gösterilir.
Bu vesile ile patatesin yurdumuzdaki durumuna kısaca bakacak olursak, durum şöyledir: Dünyamızda hemen yer ülkede patates ekiliyor. Artık günümüzde patates yemeyen ülke yok gibidir. Türkiye.de yılda dört milyon ton civarında patates yetiştiriliyor. Oysa bundan on yıl önce patates üretimi tahminen beş milyon tondan fazlaydı. Kısacası hastalıklar nedeniyle üretim düzeyi giderek düşüyor. Böylece kişi başına yılda 70 kilo patates düşüyor. Batılı ülkelere göre patatesin yetersiz ve kalitesiz olduğu söylenmekte.
Patatesin ekildiği 151 ülke içinde Türkiye 12. sırada yer alıyor; 150-200 bin hektar patates ekiliyor. Üretim miktarı açısından 13. sırada yer alıyor. Bu yıl kuraklık nedeni ile 40 ilde 425 bin çiftçi zarar göreceği, iki buçuk ila üç milyar YTL lik kuraklık zararı olacağı bekleniyor. Böylece ürününde yüzde yirmi beş kayba uğrayan çiftçiye devlet desteği verileceği Tarım Bakanlığınca bildirilmekte.
Patates (Solanum tuberosum), patlıcangiller (Solanaceae) familyasından yumruları yenen otsu bitki türü. Boyu 60-80 cm ye varan, beyazımsı-pembemsi çiçekler açan, yumruları hariç zehirli otsu bir bitkidir.
Genel özellikleri: Bitkinin toprak altında kalan yumruları patates olarak bilinir. Bu yumrular nişasta bakımından zengin olduğundan önemli bir besin maddesidir. Patateste nişastadan başka belli bir oranda protein de bulunur; nişasta %20, protein %12'dir. Besin değeri 95 kaloridir. Bitkinin toprak üstü kısımlarında zehirli alkoloitler bulunmasına karşılık yumruları zehirli değildir. Ancak çimlenmiş patateslerde de bu alkoloitler teşekkül ettiğinden zehirlenmelere sebebiyet vermektedir. Patates yumrularında bulunan nişasta taneleri yumurta veya armut şeklinde olup, 70-100 mikron büyüklüğünde tanelerden ibarettir. Patates dış kabuk rengine göre sarı ile kırmızı, etine göre beyaz ve sarı olarak ayrılır. Sarı patates makbuldür. Patates tohumuna milva denir.
Kullanıldığı yerler:
Patates çiçeği şeker hastalarına faydalıdır. Susuzluğu giderir. Mide ve onikiparmak bağırsağı ülserinde yararlıdır. Karaciğer şişliğini de giderir. Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur. Damar şişliğinde faydalıdır. Sert bir şey yutulduğu zaman yabancı maddenin vücuda zarar vermeden çıkartılmasını sağlar. Patates yemek Basur memesi, yanık ve çıbanların ağrılarını geçirir. Ana vatanı Amerikadir (Güney Amerika-Peru) .
Bir konuda araştırma yaparken aşağıdaki kaynaktan patatesle ilgili şu ilginç notları buldum. Okuyucu ile paylaşmak istedim:
PATATES DANSI
Maorilerin (Polinezya) körpe ürünler doğu rüzgârlarından zarar görmemesi için bir patates dansları vardır. Sert rüzgârlar ve öteki doğal olaylar ürünlere zarar vermesin diye, Maorili genç kızlar, tarlalara giderek dans ederler, gövdeleriyle rüzgârın esişini yağmurun yağışına, bitkilerin büyüyüp yeşermesine öykünürler. Bir yandan da ekin tarlalarında türkü söyleyerek, ekinleri de kendilerine uymaya çağırırlar; gerçekleşmesini istedikleri sonucu düşsel bir biçimde dansla yerine getirirlerdi. Dansın patatesleri (ürünü) koruyacağına inanırlar, böylece tarlaya daha bir güvenle bakar, beklerler.
Kaynak: 1- Tarih öncesi Ege George Thomson Sf: 187
2Kendi Yurdunda Sürgünsün Dr. Erdal Atabek Sf: 166-172)
3- Kız Kulesindeki Kızılderili-Sunay Akın Sf: 58-59
4- 7 den 77 ye okul dışı bilgiler. Yalvaç Ural. Milliyet 29-5-2005 Sf: 8 23.6.2002
Sf:14 Pazar
5- Patates ve Devrim Ulus Ata yurt 26.02.2004
6 - http://eglence.superonline.com/2007_10_20/haber EDT23100_22.html
7 - http://www.dogaseed.com/?s=87
8- http://www.kisiselbasari.com/Haber.asp?ID=3204
9- Tarım Giderek Önem Kazanıyor. Hurşit Güneş Gösterge Milliyet sf: 10
Cevat Kulaksız. ckulaksizster@gmail.com.tr
Cezayir Soykırımı: Setif Katliamı
Ders Notları
Setif Katliamı Cezayirli göstericilerin üzerine Fransız sömürgeci güçlerin ateş etmesiyle başlamıştır. 8 Mayıs 1945'de, yani Almanya'nın savaştan çekildiği tarihte yaşanmıştır. Almanya'ya karşı savaşta bir çok Cezayirli gönüllü de savaşmış olmasına karşın, Fransız sömürgeciler bunun karşılığını Cezayir'de katliam yaparak göstermişlerdir. Bu zıtlık bugün dahi Cezayir'de yaşanan kızgınlığın en önemli nedenidir.
Setif'de göstericiler Cezayir için yeni hak taleplerinde bulunmuşlardır. Bunun üzerine Fransız ordusu çok aşırı bir güç kullanımına gitmiştir. Sabah 8-9 sularında 'Vive l'independence' (Yaşasın Bağımsızlık) diye yürüyüşe geçen göstericiler ilk önce Cezayir bayrağı taşıyan göstericilerin vurulmasıyla şaşkına dönmüşlerdir. Setif'i 'Fransız toprağı' sayan Fransız askerleri için Fransa bayrağından başka bir bayrak taşımak ölmek için yeterlidir. Ordu içinde Fransız kökenliler dışında Afrikalı Fransız askerler de vardır. Fransa özellikle Müslümanlar dışındaki Cezayirli azınlığı da Müslüman direnişi kırmak için kullanmıştır.
Gösteri kısa sürede sert bir şekilde bastırılmış ve bastırma işlemi katliama dönüşmüştür. Setif ve yakınlardaki Guelma ve köylerinde çok sert saldırılar yaşanmış ve en az 45.000 sivil öldürülmüştür. Fransız kaynakları bu rakamı 1.500'e kadar indirmekteyse de bağımsız kaynaklar bunun çok daha fazla olduğunda mutabıktır.
Saldırılarda sadece piyadeler değil, hava kuvvetleri de kullanılmıştır. Çevre köyleri düzenli olarak bombalanmıştır. Böylesine ağır bir saldırı ve hava bombardımanında sadece 1.500 kişinin öldüğünü savunmak olayı basite indirgemek olur. Zaten Frans da ortada çok sayıda kanıt olması nedeniyle rakamını 10 mislinden fazla arttırarak 20.000'e çıkarmıştır, ki bu dahi düşük bir rakamdır.
Olaylarda 100 civarında beyaz Fransız sivilin de öldüğü söylenmektedir. Ancak Fransız kaynakları bu sivillerin ölümüne Cezayirli yerlilerin ölümünden daha çok önem verir. Ayrıca Setif Katliamı'nı da Fransız askerlerinden çok ordu içindeki Afrikalı askerlerin yaptığını öne sürer. Oysa ki emirleri verenler de, olaylara komuta edenler de Fransız askerlerdir ve katliamlarda bizzat Fransız askerler görev almıştır. Saldırılar günlerce sürmüştür.
Şubat 2005'de Fransa'nın Cezayir Büyükelçisi Hubert Colin de Verdiere olayları 'gerekçesi olamayacak bir trajedi" olarak tanımlamıştır. Bunun dışında da resmi bir özür gelmemiştir. Cezayir en üst düzeyde özür beklemiş, ancak Fransız Başbakanı bu tür olayları yazmanın tarihçilerin işi olduğunu iddia etmiştir. Verdiere'nin sözleri Fransız bir yetkilinin ağzından Afrika'daki katliamlar için çıkan tek üzüntü ifadesidir.
Cezayir Hükümeti ise Setif Katliamı'nı bir soykırım olarak görmektedir. 2006 yılının Mayıs ayı başında Cezayir Devlet Başkanı Abdulaziz Bouteflika Fransa'yı 45.000 Cezayirlinin katledildiği Setif Katliamı'ndaki rolünü kabul etmeye ve özür dilemeye çağırdı.
Bouteflika olayları şöyle tanımladı: "8 Mayıs 1945 katliamının paradoksu kahraman Cezayirli savaşçılar Afrika'Nın ve Fransa'nın onur ve çıkarlarını korumaktan, Avrupa'da cepheden dönerken, Fransız yönetimi barışçıl göstericilerin üzerine ateş açtı."
Olaylar Fransa'nın 1830-1962 arasındaki sömürge yönetiminin en karanlık sayfalarından birini oluşturmuştur. Cezayir bu olayları soykırım olarak tanımlamış ve Paris Hükümeti'Ni de bu tanımı tanımaya çağırmıştır. Ayrıca Cezayir bağımsızlık savaşı boyunca Fas ve Tunus sınırlarına mayınlar döşeyen (3 milyon kadar) Fransa'dan bu mayınların temizlenmesine yardım etmesini de istemiştir.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİN VE ARKASINDAKİ
250 000 0000 TÜRK DÜNYASININ FRANSA YA SÖYLÜYECEĞİ OLMALI,
ERMENİSTANIN İLK BAŞBAKANI
OVANES KOÇAZURİ'İNİN RAPORUNDAN
BİR NOT.
Türkler'e karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile. Artık hepimiz Türkler'in düşmanı olan itilaf devletlerinin kampındaydık. Türkiye'den "denizden denize Ermenistan" talep etmekteydik. İtilaf devletlerinin ordularını Türkiye'ye göndermeleri ve hakimiyetimizi temin etmeleri için Avrupa ve Amerika'ya resmi çağrılar yaptık. Nihayet şu da var ki, var olduğumuz sürece aralıksız olarak Türkler'le savaştık. Öldük ve öldürdük. Artık, Türkler'e ne gibi bir güven telkin edebiliriz ki?"
TÜRK DEVLETİ GÖK YARISI BAYRAĞI İLE OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN DEVAMINI TEŞKİL ETMEKTEDİR.OSMANLIDAN SONRA KURULAN VE BAĞIMSIZLIĞINI İLK ELDE EDEN TÜRK DEVLETİDİR.BU GÜN 8 TÜRK DEVLETİ TAM BAĞIMSIZ 16 ÖZERK TÜRK CUMHURİYETİ(BK.TÜRK DÜNYASI SY.42) BULUNMAKTADIR.KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN ZAMANINDA FRANSA ALMAN KORKUSUNDAN KURTULMAK VE DEVLETİNİ KORUYABİLMEK İÇİN SULTAN SÜLEYMAN HANDAN YARDIM TALEP ETTİ VE SÜLEYMAN HAN BU İSTEĞİNE KARŞILIK AVUSTURYA ÜZERİNE SEFERE ÇIKTI MACARİSTANI ALDI.YAPILAN ANTLAŞMA İLE AVUSTURYA KRALI TÜRK VEZİRİ AZAMINA EŞİT SAYILDI YANİ DEVLET BAŞKANIMIZIN ÇOK ALTINDA 10 VEZİRİNDEN BİRİ KADAR SEVİYE ALABİLDİ.1856 YILINDA KIRIM HARBİNDEN SONRA AVRUPA DEVLETLERİ OSMANLIYI BİR AVRUPA DEVLETİ KABUL ETTİ.ŞİMDİ KIYTIRIK KORKAK ÖDLEK DEVLETLER AŞİRETLER BİZİMLE OYNAMAYA KALKIYOR.TÜRK MİLLETİ İÇDE VE DIŞTA BİZİMLE UĞRAŞANLARA DERSİNİ VAKTİ GELİNCE VERİR.BİLİNE!
ERMENİ TASARISI NEDENİYLE
FRANSAYA İTHAF OLUNUR
KARAYILAN
Atına binmişte elinde dizgin
Vardığı cephede hiç olmaz bozgun
Çeteler içinde Yılan'ım azgın
Vurun Antep'liler namus günüdür
Sürerim, sürerim, gitmez kadana
FRANSIZ kurşunu değmez adama
Benden selam söylen nazlı anama
Analar da böyle yavru doğurmuş
Karayılan der ki, harbe oturak
Kilis yollarından kelle getirek
Nerde düşman varsa orda bitirek
Vurun Antep'liler namus günüdür
ERMENİ İSYANLARININ ARKASINDAKİ FRANSA"
Yazar Levon Panos Dabağyan, Ermeni meselesinin can damarını teşkil eden 1. Zeytun İsyanı.nın. arkasında Fransa ve Vatikan.ın bulunduğunu, isyanın düzenleyicilerinin Pakraduniler olduğunu ileri sürüyor. Dabağyan, Zeytunluların kökeniyle ilgili olarak şöyle diyor: Ani Beldesinin Bizanslılara geçmesinden ve Bizanslıların Ermeni katliamından sonra, Anadolunun muhtelif bölgelerine dağılan Pakraduni Hanedanı mensupları Haçin ve Zeytun havalisine yerleşmişlerdi. Dolayısıyla (Fransa.nın gönderdiği Katolik Ermeni) maceracı Leon, Ermenileri isyana teşvik için gerçekten en münasip bölgeleri seçmiş demekti. Zira, Pakraduni Hanedanı, zaten birtakım entrikalara müsait ve gayri Ermeni bir unsur idi.
Dabağyan 1862 ve 1895te iki kez denenen isyanın Türkiye.ye sadık Gregoryan Ermenilerin destek vermemesi üzerine akámete uğradığını kaydediyor. Pakradunilerin de hâlâ var olduğunu belirtiyor: ;Hâlâ varlar tabii; ama sayıları ne kadar, organizeler mi bilemem. Sanmıyorum. Ancak, bizde birine Pakraduni dedin mi, bu hakaret için kullanılırdı. Çocukken birine kızdığımızda, ;Pakradunisin ulan sen! derdik. Onların ırklarından gelen bir zekâları, müztehzi bir bakışları, hesapçı, işini bilir bir yapıları vardır. Tarım ve zenaattan çok hep ticaretle, para/finans işleriyle uğraşmışlardır.
07.04.2006
aksiyon
BURHANEDDİN AYDIN
ERZİNCAN - Ermenistan'ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçazuri'nin imzalı raporu Türk Hava Kurumu (THK) Başkanlığı'nın girişimleriyle kitap haline getirildi.
Kitapta yer alan bilgiler Türkler'in Ermeni soykırımı yaptıkları iddialarını bir kez daha yalanlarken, THK Erzincan Şubesi Başkanı Yusuf Özarslan, kitabın Erzincan'daki tüm kütüphanelere gönderildiğini belirterek, herkesin bu kitabı okuması gerektiğini söyledi.
Ermenistan'ın ilk Başbakanı Ovanes Koçazuri'nin imzasıyla 128 sayfalık raporunda yer alan bazı bilgilerin Türkler'in Ermeniler'i katletmediğini açık ve net bir şekilde anlattığını belirten Özarslan, "Raporun ele geçirilmesiyle birlikte THK Başkanlığı tarafından kitap haline getirtilen bu bilgiler Türkiye genelinde tüm kütüphanelere ulaştırıldı. Bir kez daha sözde Ermeni soykırımının yalanladığı bu kitabı vatanını seven her Türk çocuğunun okunması en büyük dileğimizdir" dedi.
Kitapta yer alan bazı bölümlerde o dönemden şöyle bahsediliyor:
"Türkler'e karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile. Artık hepimiz Türkler'in düşmanı olan itilaf devletlerinin kampındaydık. Türkiye'den "denizden denize Ermenistan" talep etmekteydik. İtilaf devletlerinin ordularını Türkiye'ye göndermeleri ve hakimiyetimizi temin etmeleri için Avrupa ve Amerika'ya resmi çağrılar yaptık. Nihayet şu da var ki, var olduğumuz sürece aralıksız olarak Türkler'le savaştık. Öldük ve öldürdük. Artık, Türkler'e ne gibi bir güven telkin edebiliriz ki?"
Başkan Özarslan, THK Erzincan Şubesi olarak kitabı Erzincan Halk Kütüphanelerine hediye ettiklerini, her Türk'ün bu kitabı alıp okumasını tavsiye ettiğini ifade etti.
FRANSIZI MARAŞ YENDİ
Çukurova, Antep ve Urfa'yı işgal ettikleri gibi, Maraş'ı da ele geçiren Fransızlar, burada da Ermenilerle işbirliği yaptılar. Tarihi Maraş Kalesine Türk bayrağı yerine Fransız bayrağının asılması, Maraşlıları harekete geçirdi ve olay milli onuru zedeleyici bir durum olarak değerlendirilmişti. Fransız işgaline karşı, bir camide vazeden "Sütçü İmam" Şeyh Ali Sezai (Kurtaran) Efendi, halka "Kalelerinde hür bayrağı dalgalanmayan, esir bir memlekette, Cuma namazı kılınmaz" diyerek Maraşlıları coşturdu. Maraş, çocuğu, genci, ihtiyarı, erkeği ve kadını ile beraber tarihi kaleye yönelerek, Fransız bayrağını indirip, yerine Türk bayrağını çekmiştir. Fransızlara karşı yapılan kanlı mücadele, 11 Şubat 1920'de Fransızların bozguna uğramaları ve Maraş'tan çekilmeleri ile son buldu. Maraşlıların, gösterdikleri kahramanlık, şehrin adının da Kahramanmaraş olarak değişikliğini gerekli kılmıştır. Ayrıca Maraş şehri TBMM hükümetince İstiklal Madalyası ve Beratına layık görüldü.
DİNİ SİYASETE ALET EDENLERE İTHAF OLUNUR
Birçok İslam ülkesinde, ne yazık ki, dini siyasete alet edip, ondan nemalananlara; bu nedenle halkı geri bırakanlara, laikliği kötüleyerek bilimin aydınlık yüzünü engelleme yolu ile Osmanlı.da olduğu gibi, dini alet ederek halkın aydınlanmasını geciktirenlere rastlamaktayız. Ne ki, bütün İslâm ülkelerinde onlarla sürekli haşir neşir içinde bulunmaktayız. Öylesine kendini herkesten Müslüman sanıp, bilimle uğraştığını çevreye yayarak, bilime karşı duranları görmekteyiz.
İşte Adnan Hoca dediğimiz Adnan Oktar. Çağdaş dünyada, Tüm Avrupa.da Evrim Teorisi, bilimsel bir gerçek olarak kabul edildiği ve tüm okul müfredat programlarında okutulduğu halde, Evrim Teorisine karşı inanılmaz bir masrafla mücadele vermekte. Evrim teorisine karşı, Türkiye.nin birçok yerinde bedava kitaplar dağıtmakta, resim sergileri açmakta. Öylesine ki, Evrim Teorisine karşı en lüks kâğıda bastırdığı binlerce kitabı Fransız okullarına dağıtamaya kalkınca hemen yasaklanmıştı.
Ne tuhaftır ki, Türkiye.de 1980 li yıllarda Mil. Eğtm. Bak. Vehbi Dinçerler zamanında, Evrim Teorisinin doğruluğu öğretmenler arasında anketle araştırıldı. Bir belediye başkanımızın ben deprem fay hattını bilmem şu km uzaklaştırdım, demesi gibi bir şey. Günümüzde dünyanın düzlüğünü-yuvarlaklığını anketle, oylamayla doğrulamaya çalışabilirmisiniz.
Bunun gibi, güya bilimle uğraşıyormuş gibi yaparak, oradan buradan kaynak bulan, bilim dışı çalışan, laiklik ve Evrim Teorisi aleyhine çalışan, uyduruk ilim yayma cemiyetlerini görmekteyiz. İşte bu örnekleri gören, içine girmek için uğraştığımız Avrupa, bizi ve dinimizi bilim karşıtı gibi görmekte. Üstelik bu yetmiyormuş gibi, Karşı düşüncelileri Sivas.ta yakmak, Malatya.da adamları kesmek, rahip öldürmek gibi aleyhimize olan ve İslâm hoşgörüsüne yakışmayan olaylar da yaratıyoruz. Son günlerdeki Türban olayı da buna eklenmiştir. Bunların sonucu olarak da, Avrupa.da, bizi AB den dışlamak, peygamber karikatürleri, ev yakmalar gibi olaylarla tepki ortaya çıkmaya başlamıştır.
Nice hurafeye inananlarla, işte buna benzer bilime karşı duruş tavrımızla, Batı Kültüründe kötü bir imaj yarattığımız için, İslâmla bunu özdeşleştiren Batı da İslam.a ve İslam ülkelerine karşı tepki doğmuştur. Özellikle, Taliban, Hizbullah gibi İslâmi kökenli terör örgütleri de, Batı nın İslâm.a karşı düşmanlığını artırmakta olduğunu görmekteyiz. Bu kötü imajı silmenin, çağdaş uygarlık yolunda başarılı olmamız için tek çare, laik bir toplum, laik bir eğitim ve kültürle olur. Kitap okuyanımızı, gazete okuyanımızı, kütüphane sayımızı Batı ile bir kıyaslayınız, acı gerçekleri görürüz. Böyle giderse, bilim dışı gayretlerle üç yüz değil, daha bir iki üç yüz yıl Batının karşısında itilip kakılır dışlanırız. Bu tavrımız, sanki bilime karşıymışız gibi algılanmaktadır. Ne yazık ki, birçok politikacımız bunun bilincinde değil.
Dini Siyasete, çıkarına alet edenleri gören Sabir, Mehmet Akif gibi aydınlar, halkı uyandırmak için, aşağıda örneklerini verdiğimiz şiirler yazmışlardır.
KORKHİRAM (KORKARIM)
Pây-i piyade düşüren çöllere
Khar-ı mugaylan görürem: Korkhmirem.
Seyrederem ber-ü beyâbanları
Gül-ü beyâban görürem: Korkhmıram.
Gâh oluram, bahirde zevrak nişin
Dalgalı tufan görürem: Korkhmiram
Gâh çıkmiram sahile her yanda min
Vahşî gurran görürem de: Korkhmiram.
Gâh şafak tek düşürem dağlara da.
Yanıklı volkan görürem: Korkhmiram.
Geh inirem sayetek ormanlara
Yırtık hayvan görürem: Korkhmiram.
Öz koyaram gahneyistanlara
Bir sürü aslan görürem: Korkhmiram.
Makbareligde ederem gâh mekân
Kabirde Khortdan görürem: Korkhmiram.
Menzil olır gâh mena viraneler
Cin ve şeytan görürem de: Korkhmiram.
Bu küre-i arzda men mukhtasar:
Muhtelif elvân görürem: Korkhmiram.
Hâricî mülkünde de hatta gezip
Carh tufan insan görürem:Korkhmıram.
Lîk bu korkmazlık ile, doğrusu, ey dadaş!
Harda Müslüman görürem: Korkhıram
KORKARIM:
Yayan çöllere düşerim,
Cehennem gibi sıcaklar içinde kalırım korkmam,
Bazan kayıkla enginlere açılır, dalgalarla, tufanlarla karşılaşırım korkmam.
Oradan sahile çıkarım, şiddetle uluyan, bağıran vahşi haydutları görürüm gene korkmam.
Dağlara düşerim, alev alev kaynayan volkanları görürüm; ormanlara girer, yırtıcı hayvanlarla karşılaşırım, korkmam.
Mezarlıkta kaldığım olur, orada karşıma hortlaklar çıkar, korkmam.
Viranelerde yaşarım, cinlerle, canlarla bir arada olurum; dünyanın muhtelif renklerini görürüm, korkmam.
Hatta bazen yabancı diyarlara gider garip insanlar görürüm, korkmam.
Ama bütün bu korkusuzluğumla hem vallahi, hem billahi, hem de tallahi nerede Müslüman görsem korkarım
Sebepsiz değil bu korkum; fikirlerini kanlı görürüm, işte onun için korkarım, korkarım, korkarım,
Hophopname.den Mirza Ali Ekber Tahirzade SABİR (1862-1915)
Korkhıram: Karkarım, Pây-ı piyade: Yalınayak, Khar: Diken, mupaylan: Deve dikeni, Ber-ü beâban: Kır ve sahra, bahir: Deniz, Gul-ü beyâban: Gülyabani, zevraknişin: Gemiye binmiş, sâyetek: Gölge gibi, min: Bin (sayı), gurran: Gürleyip bağıran, yanıklı: Yalınlı, öz koyaram: Kendimi atarım, neyistan: Sazlık kamışlık, men: Ben, Khortan: Hortlak, lik: Lâkin harda: Nerede, nerde.
(Kaynak: Türk Kültürü sayı:40 Şubat 1966 sf: 404-405)
Ozanın korktuğunu belirttiği Müslüman, gerçekte dürüst, gerçek müslümandan değil; Müslümanlığı çıkarına, siyasete, alet eden riyakâr, takiyeci, Müslüman görünenlerdir. Ne yazık ki, 90-100 yıl önce yazılan bu şiirlerdeki tema günümüzde bile geçerli. Laiklik düşmanlarının çevirdikleri dolapları düşünürsek, Sabir.in mısralarındaki anlatım, günümüz politikacılarını da anlatmıyor mu? Ta o zamanları 100-150 yıl önceki İran, Afganistan, Türkiye demokrasileri çağdaş Avrupa demokrasilerinin neresindedir? Dinsel sömürüden kaynaklanan geri kalmışlığımızı bildiği için, herkesten daha fazla Müslüman geçinip, Müslümanları sömüren ikiyüzlü Müslümanlardan korktuğunu mısralarında hazin ve gülünç bir şekilde dile getirmekte. Tüm acı mısraları yazan Azerbaycan.ın bu seçkin mizah yazarı, Müslümanlığa karşı duran bir dinsiz midir? Kesinlikle değil. Ne yazık ki, o gün de, bu gün de İslâm devletlerindeki acı gerçekleri yazan nice aydınlara dinsiz damgası vurulmuş, Hallacı Mansur.dan, Turan Dursun.dan Uğur Mumcu.lara kadar binlerce aydın katledilmişlerdir. İşte bu eleştiriye, fikre saygı duymadığımız için çağın gerisinde kalışımızdan çekindiği için, Batı bizi dışlama durumundadır.
Sabir.in bu şiirleri, günümüzde dini siyasete, çıkarına alet edenler için de söylenmiştir desek yanlış olmaz.
(Halâ Türban mı- diye yazmış olduğum bir yazıma, bir okuyucu, yorum köşesine öylesine bir yorum cümlesi yazmış ki, beni imansızlıkla suçluyor. Demek ki kafamız hep aynı kafa).
Şair Sabir, Türk Edebiyatının en seçkin ama en sivri şairlerinden biridir. Medrese okuyan şair sivri şiirler yazar, babası yazdıklarını yırtıp atarmış. Hayatını kuyruk yağından sabun yaparak geçirir. Mizah dergilerine şiirler yazarmış.
Sabir daha ziyade İslâmı politikaya, çıkarına alet edenler için yazmış; Sabir.e göre onlar halka olduğu kadar dine de kötülük yapmaktalar.
Sabir, mollaların dini siyasi ve ticari menfaat aleti yapmalarına tahammül edemediğini, zamanın Şah’ıne destek vermelerine karşı çıktığını, halkın cehaletine isyan ettiğini söylerse de dinletemez.
Gerilik, yokluk, bağnazlık içinde bunalan bazı İslam ülkeleri için Ozan Sabir şöyle acıklı sitem eder:
Osmannıyı, İrannıyı, Efgannıyı
Doldurasın bir çuvala,
Nehlet gelsin o çuvala
Siz Mollalar Dersiniz Ki (Sabir, İran.daki bir mollanın ağzından şöyle konuşur. Yani Mollanın niyetini şöyle açıklar:
Millet yağmalara uğramış, düşmanlarına muhtaç olmuş, bana ne?
Ben tok olduktan sonra başkalarının derdinden, dünyanın açlıktan kırılmasından bana ne?
Ses etme ki, uyuyanlar uyanmasın; razı değilim uyanmalarına Kendi başına ayılanlara da Allah kolaylık versin; zaten ben sağ salim olayım, isterse bütün âlem batsın gitsin
Sağ salim olayım, isterse bütün âlem batsın gitsin Millet yağmalara uğramış, düşmanlarına muhtaç olmuş bana ne
Bana dünyadan, tarihten bahsetme, hele eskilerden tek söz bile etme
Gel yiyip içelim; bu fani hayatta geleceği düşünmeye ne lüzum var ki?
Millet yağmalara uğramış, düşmanlarına muhtaç olmuş, bana ne?
Bırak vatan evlatları avare bir halde dolaşsın, elleri, yüzleri sefaletin çirkefine bulansın.
Dul kadınlar sokaklarda dilensin, ateşlere yansın ama etrafta sadece benim sen kahkahalarım işitilsin
Millet yağmalara uğramış, düşmanlarına muhtaç olmuş bana ne?
Her millet dünyada terakki eder, biz rüya âleminde!...
Millet yağmalara uğramış, düşmanlarına muhtaç olmuş, bana ne?... SABİR
Azeri Türklerinden çıkan bir mizah şairi Sabir, softaları, dini çıkarı için, dini siyasete alet edenleri gördüğü için, bu sahtekâr Müslümanlardan korktuğunu söylüyor, onları mısralarında taşlıyor. Onların iç yüzüne bir ayna tutarak, kendi dilleri ile onları alaya alıyor.
Sabir.in korktuğu cahil, çıkarcı din adamları için. G. Mustafa Kemal Atatürk bakın neler diyor:
Bizi yanlış yola götürenler, biliniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşlerdir, saf ve temiz halkımız hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimiz okuyunuz, dinleyiniz, görürsünüz ki milleti mahveden tutsak eden, yıkan kötülükler hep din kılığındaki küfür ve büyük kötülükten gelmiştirKay: Türk İnkılap Tari.Enst. Atatürk.ün söylev ve demeçleri 2.bask. sf: 127) İşte bunun için laiklik çok önemlidir. Bize çok aydın din adamı gereklidir. Güzel dinimiz küçülten cahil, çıkarcı kimseler; dini siyasete alet edenlerdir.
Anadolu Türk ünden, Sabir.in çağdaşı olan, bir mizah şairimiz Eşref de (1847-1912) mısralarında şöylece softaları taşlıyor:
Sarıklı gördüğün cahilleri zanneyleme nevvâb
Kurutmakcun dırahti mülkü guya bir diken sarmış,
Başından boynuna indir, anınla bağ hemen kelbi,
Sarık sanma, bir ölmüş beyne tutmuş bir kefen sarmış Bizde dindeki çıkarcılar, cahiller, ikiyüzlü riyakârlar böyle iken, Orta Çağ boyunca çıkarcı din adamlarının (papazlar, rahiplerin) krallarla el ele vererek halkı sömürdüklerini bildiği için, Emile Zola da (1840-1902) din adamları için şöyle demekte:
Yeryüzündeki en son kilisenin en son taşı din adamının kafasına düşmediği sürece insanlık gerçek aydınlığa kavuşamayacaktır.
İnsan özgür olduğu sürece insandır. diyen, dindeki sahtekârlıkları dile getiren, evinin önünde kimliği bilinmeyen katillerce katledilen din adamı, Kulleteyn kitabının yazarı Müftü Turan Dursun da(1934-1990) ölmeden önce, dindeki yozlaşma için şunları söylemişti:
Gerçeklerin kitlelerce görülmesine engel olagelmiş bir karanlık vardır ortada. Duvarları da, örtüsü de binlerce yıllık yalan ve sahteciliklerde örülmüş. Bu duvarları yıkacak, bu örtüyü yırtacak güçte bir ışık tutulmalıdır.Daha özgürlüklü bir dünyanın kurulabilmesi için de tabuların yıkılması gerekli. Her türlü tabu yıkılmalı. En başta da dinlerden , "inanç"lardan kaynağını alan tabular.
Kazan.lı Şair Abdullah Tugay da Kazan Türkçe.siyle yazdığı aşağıdaki beytinde bu günkü dinin durumunu tasvir etmektedir:
Din bugün iski awarga turguel çirgen dıvar,
Az-gına, oynap-kıno barmak bilen türtseng awar
-Bu gün din, yıkılacak gibi eğik duran, eski çürük bir duvardır ki, azıcık şöyle bir oynarcasına parmak ucuyla dürtsen yıkılıverecek)
Türkiye mizde de, İslam şairi diye tanınan Mehmet Akif Ersoy da, İslam Dininin bu dereceye düşürülmesinden şiirlerinde ne denli yakındığını, sitem ettiğini biliriz. Şairimiz, Kuranı çıkar için kullananlar için şu dizeleri ile tepki göstermekte:
İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyle bilin!
Ne mezarlıkta okumak, ne de fal açmak için”.
Günümüzde de, iki binli yıllarda, birçok kişi, kuruluş, dernek, şirket ve bazı siyasal partiler ve mensupları çoğu içten dinci (dindar) olmayıp, yalnız dini düpedüz geçim aracı bir meslek saydıklarını görmekteyiz.
Tarih boyunca, özellikle Orta Çağda papazlar ve krallar dini öylesine ortakça çıkarları için kullanmışlar ki, bu konuda Simyacı adlı kitabın 103. sayfasında şu cümleyi gördük:
"Din adamları ve politikacılar tarih boyunca korkunç bir ortak yaşam sürdürmüşlerdir; siyaset daima dinin hizmetinde, din de, yazık ki, siyasetin hizmetinde olmuştur". Simyacı. Sf:103 (Yukarıda altını çizdiğimiz söz aynen Erbakan-Tansu Çiller ortak koalisyonunda Çiller tarafından da söylenmiştir).
Madem AB ye girmek için çaba sarf ediyoruz, onların, çağdaş dünyanın normlarına uymalıyız. Unutmayalım ki, Batı Medeniyetinin, özünde laiklik vardır.
Kısaca, sosyal, kültürel, ekonomik yönden geri kalmış uluslarda, kurnaz, hırslı politikacılar tarafından dinin nasıl istismar edildiğini ve bunun en bariz örneğini Afganistan, Pakistan gibi Müslüman ülkelerde görmekteyiz. Batı Kültürü, bu konuda çok acı çektiği, bunun tehlikesini bildiği için, dinsel istismara, laiklikten ödün vermeye asla izin vermez, oy da vermez. Biz de laikliğe dört elle sarılalım, çünkü özgürlüğün, özgür düşünmenin, yaratıcılığın, uygarlığın mayasında laiklik vardır.
Cevat Kulaksız ckulaksızster@gmail.com
|